Alparslan Kuytul Hocaefendi ile “Ramazan ve Nefsi Terbiye” Konulu Hasbihal

Alparslan Kuytul Hocaefendi ile “Ramazan ve Nefsi Terbiye” Konulu Hasbihal

Alparslan Kuytul Hocaefendi ile “Ramazan ve Nefsi Terbiye” konulu bir hasbihal programı düzenlendi. İnternetten canlı olarak takip edilen programda Ramazan Ayı ve oruç hakkında bir çok soruyu yanıtlayan  Programın tamamı soru ve cevap olmak üzere şu şekilde;

SORU 1: Nefis nedir?

Nefis dendiği zaman akla iki şey gelir;

1.            Birisi insanın kendisidir.

2.            Diğeri de insanda var olan şehvet ve gazap kuvvetleridir.

İnsanın kendisi derken kastettiğimiz; mesela ben dediğim zaman, sen dediğimiz zaman neyi kastediyorsak işte o nefis olmuş oluyor. Nefsin ve ruhun ne olduğu konusunda farklı tanımlamalar, farklı görüşler vardır. Bazı alimler nefisle ruhun aynı olduğunu söylerler. Bazıları bunlar arasında fark olduğunu söyler. Sonuçta bunlar hususunda Kur’an ve sünnette bize ne kadar bilgi verildiyse o kadarını bilebiliyoruz. Bunların hakkında çok fazla malumat olmadığı için çok bir şey söyleyemiyoruz. Ama gerek Kur’an’dan gerek hadislerden gerekse insanların tecrübelerinden elde edilen birtakım bilgiler var.

Allah Azze ve Celle Kur’an-ı Kerim’de nefse yemin etmektedir. Nefsin arındırılabileceğinden, nefsin dereceleri olduğundan, farklı nefislerden bahsetmektedir. Demek ki nefisler derece derecedir. Yani nefis dendiğinde akla ilk gelen şey; insanın kendisidir. Ben, sen, o dediğimizde neyi kastediyorsak o kişinin nefsi olmuş oluyor.

Bir de nefis dendiğinde şehvet ve gazap akla gelir. Yani insanın arzuları, istekleri ve öfkesidir. Nefis kelimesi bunları ifade eder. Yani insanın nefsini arındırması, insanın bu şehevi arzularını, isteklerini azaltması ve onları kontrol altına alması manasındadır. İnsanın nefsinin azgınlaşması da bu arzu ve isteklerin kontrol altına alınmaması ve insanın tamamen şehvetlerinin, arzu ve isteklerinin esiri olması manasındadır. İnsanın bir nefsi var, bilemediğimiz bir varlık, tam olarak tarifi mümkün değildir. Ve o teşvik ediyor. Eğer ruh mücerret olsaydı yani beden ile birleşmemiş olsaydı, o zaman insan ruhunun tesiri altında kalacaktı. İşte o zaman Allah Azze ve Celle’ye isyan etmeyecekti, tamamen teslim olabilecekti.

Allah Azze ve Celle A’râf 172. Ayette ruhlarımıza “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sizin üzerinizde otorite sahibi olan ben değil miyim, sizi terbiye edecek olan, size kanunlar gönderecek olan, sizi medenileştirecek olan, sizin üzerinizde söz sahibi olacak olan Rabbiniz, ben değil miyim? demiş oluyor. O zaman ruhlarımız tereddütsüz ‘evet Rabbimizsin’ dediler. Bundan anlıyoruz ki demek ki ruh bedenle birleşmediğinde Allah’a teslim olabiliyor. Ama ne zaman ki ruh ile beden birleşti, işte o zaman o nefiste var olan şehevi arzular, istekler, gazaplar insana çoğu zaman galip gelebilmektedir. Yani ruhtan daha güçlü ise o zaman insan nefsinin esiri olmuş olmaktadır. Eğer ruh daha üstün, daha kuvvetli ise o zaman insan medeni bir insan, kâmil bir mümin olmaktadır.

SORU 2: Nefis, insana neden verilmiştir? Nefsin verilmesinin hikmeti nedir?

•             Nefis at gibidir. Hani eskiden filmlerde; yabani atlar üzerine binen insanı hoplaya hoplaya üzerinden atardı. Nefis bir bakıma bu şekilde vahşi bir at gibidir. Terbiye ederseniz size itaat etmeye başlar ve siz onunla istediğiniz yere gidersiniz. Ama eğer terbiye etmezseniz sizi üzerinden atar, uçuruma yuvarlar. Aslında nefis kötü değildir. Nefis, insana verilmiş olan el, ayak, göz, kulak gibi bir azadır. Kullanmanıza bağlıdır. Yani iyi kullanır, terbiye ederseniz sizi hem dünyada hem ahirette başarılı kılar.

Eğer nefis olmasaydı insanda birtakım istekler, arzular olmasaydı o zaman insan çalışmazdı. Yani bugün insan çalışıyorsa o şehevi arzuları sayesinde çalışıyor. Dolayısıyla nefis insanın çalışması için, insanın birtakım hedefleri, birtakım gayeleri, varmak istediği emelleri olsun, diye verilmiştir. İnsanı çalıştırmak için gereklidir. Yoksa hiçbir emeli, hiçbir hedefi, hiçbir arzusu- isteği olmayan bir insan çalışmaz, çalışması için elbette ki böyle birtakım isteklerin olması gerekir. Allah Azze ve Celle’nin nefsi vermesinin bir sebebi de budur.

•             Bir sebebi de insanın nefsinin kamilleşmesi ve nefsin mertebelerinden geçip en yüksek mertebeye kadar ulaşmasıdır. Yani Allah’a yakınlaşması, nefsi terbiye etmesi, Allah’ın razı olduğu bir nefse dönüşmesi ve imtihanı kazanmasıdır.

İnsanın imtihanda olması için elbette ki bir soru lazım. Nasıl ki her imtihanda sorular vardır, soruları olmayan bir imtihan yoktur. Aynı şekilde eğer nefis olmasaydı, şeytan olmasaydı, insanlar olmasaydı o zaman nasıl imtihan olurdu? Musibetler olmasaydı, farzlar olmasaydı, haramlar olmasaydı o zaman imtihan da olmazdı. İşte nefsin verilme sebebi yine imtihandır.

Kim nefsini arındıracak, kim arındırmayacak bataklığa sürükleyecek, kim nefsini ‘nefsi emmare’ düzeyinde bırakacak, kim nefsini ‘nefsi mutmainne’ düzeyine çıkaracak? Nefisler derece derecedir. İnsana nefsin verilmiş olması aslında kötü bir şey değildir. Nefis, insanın çalışması, gayret etmesi, bir hedefinin olması, koşturması, mücadele etmesi için gerekiyor. Yoksa insanlar çalışmazdı, gayret etmezdi, mücadele etmezdi. Hem bunun için hem de nefsin derecelerinden geçsin, yükselsin ve Allah’ın razı olduğu bir kul makamına gelsin, imtihanları kazansın diye verilmiştir. Yani nefis aslında kendisi de bir nevi imtihan sorusu gibidir. Eğer kontrol altına almazsanız bizzat kendisi başınıza bela olur ama kontrol altına alırsanız sizi yükseltir. Aynen bir soru gibi. Soruyu güzel cevaplayamadıysanız o zaman başınıza bela olur, sınıfta kalmanıza sebep olur. Eğer soruyu güzel cevaplarsanız sizin yükselmenize, sınıf geçmenize vesile olur. Nefis de böyle bir şeydir.

Nefis, şeytan gibi değildir. Mesela şeytan terbiye edilmez ama nefis edilebilir. İnsan kendi şeytanına tebliğ edebilir. Peygamberimiz tebliğ etti ve onun şeytanı Müslüman oldu. Ama böyle şeytan çok azdır, o peygamberimizin şeytanıdır. Diyelim ki kendi şeytanlarımıza tebliğ yapsak, konuşsak ‘ey şeytan şöyle ol, böyle ol’ desek şeytan dediğimiz gibi olmaz, terbiye olmaz ama nefis terbiye olur. Şöyle düşünebiliriz; şeytanı düşman edinmeliyiz. Çünkü o bizim düşmanımız ama nefsimizi düşman gibi görmemeli, talebemiz gibi görmeliyiz. Yani şeytan adam, ıslah olmaz ama, nefis ıslah olur. Nefsimizi kendi talebimiz gibi görmeliyiz ve onu yükseltebileceğimizi, terbiye edebileceğimizi bilmeliyiz. Düşündüğümüz zaman aslında terbiye olmuş olan bir nefis çok güzel bir nimet, çok güzel bir azadır. Çünkü insan onunla yükseliyor.

SORU 3: Nefsi Terbiye Etmek İslam’ın Emri midir?

Allah Azze ve Celle Kur’an-ı Kerim’de nefsini terbiye edenlerden de etmeyenlerden de bahsediyor. Nefsini terbiye etmeyenlerin, nefsine esir olanların durumunu, nefsini terbiye edenlerin de geldiği durumu ve ne kadar yükseldiklerini anlatıyor. Allah Azze ve Celle bazen nefse yemin ediyor. Bunlardan şunu anlıyoruz; demek ki İslam nefisleri terbiye için gönderilmiştir. Zaten bütün peygamberlere verilen din, nefisleri terbiye etmek için verilmiştir. Çünkü insanların en büyük sıkıntısı nefistir. İnsanlar şeytandan çok nefsine itaat etmektedirler. Yani şeytan şu damdan aşağı atla dese atlamaz ama şu rüşveti ye dediği zaman ya da şu kadına bak, şu zinayı yap, şu içkiyi iç dediği zaman yapanlar çoktur. Aslında insanlar şeytandan ziyade nefislerine tabi olmaktadırlar, o yüzden de İslam nefsi terbiye üzerinde çok durmaktadır.

İslam bir medeniyet kurmak için gönderilmiştir. Elbette ki nefsini terbiye etmemiş olan insanların insana yakışır bir medeniyet kurması düşünülemez, beklenemez. İnsana yakışır bir medeniyeti ancak insan olanlar, medeni olanlar, nefsini arındırılmış olanlar kurabilirler. Aksi halde insanın arındıramadığı nefsi ‘nefsi emmare’ düzeyinde kalmıştır. Kötülükleri emreden bir nefse sahip olan insan, bunların kurduğu medeniyet, medeniyet olmayacaktır ve öylesi medeniyette bütün suçlar artacaktır. Cinayeti, intiharı, uyuşturucusu, içkisi, kumarı, faizi, zinası, terörü, boşanması velhasıl bütün kötü şeylerin hepsi, nefsini arındırmayan insanların kurduğu medeniyetlerde artacaktır. O yüzden İslam bunun üzerinde çok durmuştur.

Allah Azze ve Celle’nin isteği; insanın yükselmesidir. Yani yalnızca bu dünyada medeniyet kurulması da değil, insanın ahiretini kazanması bu dünyada kamilleşmesi Allah’ın muradıdır.

Allah Azze ve Celle insana hem akıl hem nefis verdi. Hem aklı hem nefsi olan bu varlığın akıl ile nefsini, iman ile nefsini kontrol altına almasını istedi. İnsan hem iman hem akıl sayesinde nefsini kontrol altına alacak ve yükselecektir. Hem bu dünyada güzel bir medeniyet kuracak hem Allah’ın istediği insan modeli meydana gelecek hem de bu insanlar Allah’ı kazanacaklardır. O yüzden bunların hepsi aslında insanın nefsini terbiye etmesine bağlıdır.

Nefis terbiye edilmediği müddetçe;

  1. İnsana uygun bir medeniyet kurtulamayacaktır.
  2. İnsan insanı kâmil olamayacaktır.
  3. İnsan cenneti kazanamayacak, cehennemden kurtulamayacaktır.

O yüzden İslam nefsi terbiyeyi emrediyor ve Kur’an-ı Kerim’de defalarca nefis üzerinde duruyor. Şms suresi 9. ayette “Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.” buyuruluyor. Bu ayetin mefulü muhalifine göre düşünecek olursak; nefsini arındırmayan kurtulamamıştır. Nefs-i emmare düzeyinde kalan, kötülüğü emreden bir nefse sahip olan kurulmamıştır. Yani insanın kurtulması; nefsin arındırılmasına bağlıdır.

SORU 4: Nefsi Arındırmanın yolları var mıdır? Dinimizin temel emirleri olan namaz, oruç, hac gibi ibadetler nefsi arındırma da yeterli mi yoksa başka yolları var mıdır?

  1. Nefsi arındırmanın yolları elbette vardır. Madem ki bu din nefsi arındırmak, insanların yükseltilmesi, insanın kamilleşmesi için gönderildi elbette ki bunun nasıl olacağının yollarını da gösterdi. Aslında bu saydığınız ibadetler namaz, zekât, oruç, hac, cihad gibi ibadetlerin hepsi insanın nefsini arındırmak da önemli bir ilaçtır. Her birinin bir vazifesi vardır.

Namaz bir yönden insanı kamilleştirir, eksiklerini tamamlar, insanın nefsini ıslah eder. Zekât başka yönlerini ıslah eder. Oruç başka yönlerini ıslah eder. Hac başka yönlerini ıslah eder. Cihad başka yönlerini ıslah eder. Aslında bütün bunlar yapıldığı zaman, nefsi arınmış bir insan meydana gelmiş olmaktadır. Bu ibadetler asgariyi göstermektedir. Yani asgari düzeyde insan nefsinin arındırılması yolunu göstermektedir.

Namaz kılan bir insan hiç olmazsa bir insanın yapması gereken günlük hareketleri en azından yapmış oluyor. Namaz kısmen yani en asgari düzeyde insanın sağlığını koruyor. Namazın beden sağlığına da faydası vardır. Bedeni asgari düzeyde koruyorsa yani en ideal şekli spor yapmaktır ama hiç olmazsa mafsallarımız, kaslarımız biraz çalışmış olur, adaleler biraz çalışır, sinirler biraz çalışmış olur ve asgarî düzeyde sağlığımızı korumuş oluruz. İdeali bu değildir. İdeali; yürüyüşte yapmak, biraz spor yapabilmek mümkünse yapmaktır. Aynı şekilde nasıl ki namaz dışında da spor yapmak icap ediyorsa daha iyi olmak için aynı namaz, zekât, oruç, haccın dışında da birtakım şeyler yapmak gerekir ki nefsi terbiye edebilelim, nefsimizi arındırabilelim. Yani namaz, zekât asgari düzeyde bunu sağlıyor. Mesela beş ana bölüm olsun. Bu beş ana bölüm bunların da her birinin 20 tane başlığı, toplam 100 madde olsun. Bunlardan biri zekât diğeri namaz, oruç, hac ve cihad. Bu beşi insanın nefsinin ıslahının bölümleridir. Namaz bir ıslaha muhtaç olan bölümlerden birisi, o bölümü ıslah çalışması yapıyor. Zekât ıslah etmemiz gereken nefsimizin bir bölümünü ıslah ediyor ama tamamını değil. Ama onun dışında fazladan verirseniz o zaman daha da güzel ıslah faaliyeti yapmış olacaksınız. Aynı şekilde oruçta öyle hacda öyle cihadda öyle. Bütün bunlar insanın nefsini ıslah da önemlidir. O yüzden Allah Azze ve Celle bunları gönderdi. Çünkü Allah’ın muradı insanı kâmil yapmaktır, kullarının yükselmesidir.

İnsan bir hammadde gibi dünyaya gelmektedir ve bu hammaddeyi Allah işlemekte ve güzel bir mamule çevirmektedir. Yani insan bir hammadde olarak geliyor ama insan bu ayetlerle, hadislerle, bu ibadetlerle, nefsi ıslah usulleriyle nefsini ıslah ediyor ve kâmil bir insan meydana geliyor. Mesela peygamberler de insan ama kâmil insanlardır. Allah’ın istediği aslında böyle insanların çok olması, kullarının o düzeye gelmesidir. Ama bu ibadetler asgari düzeyde bunu gerçekleştiriyor. Bunun dışında da bir şeyler yapılması gerekir. Bunlar nefsi ıslah da önemlidir. Ama bir de nefsi bozan şeyler var, onlardan da uzak durmak lazımdır. Yani bir taraftan gaza basar, bir taraftan da frene basarsanız olmaz. Bunlar birbirine zıttır. Bir taraftan nefsi ıslah çalışmaları yapıyor bir taraftan da nefsinizi azdıracak şeyler yapıyorsanız bu nefis adam olmaz, ıslah olmaz. Ne yapılması gerekir? Nefsi azdıracak şeylerden uzak durulması gerekir.

Mutasavvıflar (tasavvuf erbabı, tasavvuf uzmanları) nefsin ıslahı için nefisle mücahede, nefisle cihad için rükünlerinin, olmazsa olmaz esaslarının dört tane olduğunu söylerler;

  1. Az yemek,
  2. Az uyumak,
  3. Az konuşmak,
  4. Bazen yalnız kalmak yani uzlet hayatı yaşayabilmek.

Çok yemek yiyen insanın, nefsi kuvvetlenir. Gereksiz yere çok konuşan insanın nefsi kuvvetlenir. Gereksiz yere çok uyuyan insanın nefsi kuvvetlenir. O yüzden insanın az yemesi icap eder. Eğer nefis ile mücahede edilecekse, nefsini ıslah etmeyi düşünüyorsa namaz gibi, zekât gibi oruç, hac ve cihad gibi ibadetler nefsi ıslah da önemli ama onun etkili olabilmesi için çok yenmemesi, çok uyunmaması, çok konuşulmaması da gerekir. Yoksa namazla elde ettiğiniz o ıslah gayreti, güzellikler kaybolmaya başlar. Namazla, oruçla nefsi ıslah ediyorsunuz ama çok yemek ile çok içmek ile çok uyumak ile tekrar nefsinizi kuvvetlendiriyorsunuz. Bir gaza basıyor gitmek, yükselmek istiyorsunuz, mesafe almak istiyorsunuz (namazla, zekâtla, oruçla, hacla, cihadla) ama diğer taraftan da çok yemekle, çok uyumakla, çok konuşmakla, hiç yalnız kalmamakla frene basmış oluyorsunuz ve gitmenizi durduruyor, engelliyorsunuz.

Lokman Aleyhisselam oğluna öğüt verirken diyor ki; “Oğlum çok yeme. Çok yiyenler çok uyurlar ve çok uyursan kıyamet gününde eli boş gelirsin.” Çok uyursan güzel ameller yapamadan Allah’ın huzuruna gelirsin, çünkü çok uyuyanlar güzel ameller yapamazlar. Peygamberimiz de buyuruyor ki “Üç şey kalbe kasvet verir: Yemeği, uykuyu ve rahatı sevmek.” [Deylemi] Kalp fidana benzer ve çok su vererekten o fidanı çürütürsünüz, aynı şekilde çok yemek ile çok içmek ile de kalbinizi öldürürsünüz. Başka bir hadiste “İnsanoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. Aslında insanoğluna, onun sırtını dik tutan birkaç lokma yeterlidir. Mutlaka daha fazlasına ihtiyacı olursa, hiç olmazsa; midenin üçte birini yemeye, üçte birini içmeye, üçte birini de nefes almaya ayırsın.” (Ahmed b. Hanbel, IV/132; Tirmizî, Zühd, 47; İbn Mace, At’ıme, 50) buyuruyor. Eğer siz bu dengeyi bozarsanız ve üçte ikisini yemek ile doldurursanız hem maddi sağlığınızı kaybedersiniz hem de manevi sağlığınızı kaybedersiniz. Nefsinizi ıslah edemez ve işte o zaman nefsiniz kuvvetlenir.

Bazı mutasavvıflar nefsi gorile, bazıları da ayıya benzetirler. Yani ayı nasıl ki güçlü ise ve sizin ona galip gelmeniz mümkün değil ise aynı şekilde nefsi kuvvetlendirdiğiniz zaman ona galip gelmeniz mümkün değildir. Nefsi zayıflatırsanız ancak ona galip gelebilirsiniz. Bir ayıya galip gelebilmenin yolu, ayıyı zayıflatmaktır. Ayı zayıflatırsanız gücünü kaybederse ona galip gelebilirsiniz. Aksi halde ona galip gelemezsiniz. Demek ki insan nefisle mücahede ederken yapması gereken şeylerden biri de bunlardır, bu ibadetler yetmez. Nafile olarak namaz, nafile olarak oruç, fazladan verilen sadakalar, zekâtın dışında verilen sadakalar, haccın dışında yapılan umre ve cihad Allah yolunda mücadele, Allah yolunda mal harcama, Allah yolunda zaman harcama, Allah yolunda uykusuz kalma, Allah için çalışma, gece gündüz mücadele bunlar insanın nefsini terbiye etmesin de önemlidir. Ama bunlar fazla yapıldığı zaman daha da güzel olmaktadır, nefis daha hızlı bir şekilde terbiye olmaktadır.

Burada çok önemli bir nokta var; bu ibadetlerle nefsin ıslahı kısmen gerçekleşiyor, namaz bazı yönlerimizi tamamlıyor bazı yönlerimizi tedavi ediyor, zekât bazı yönlerimizi, oruç bazı yönlerimizi, cihad bazı yönlerimizi, hac bazı yönlerimizi ıslah ediyor.

  • Nefsi ıslahta önemli olan bir husus da çile çekmektir. Ne kadar çile çekerseniz, Allah yolunda ne kadar mücadele ederseniz, nefsiniz o kadar ıslah olur.

Nefsin ıslahı, tabii yollarla, hayatın içinde kalarak, ruhbanlaşmadan olmalıdır.

Hıristiyanlık dünyası, insanların nefsini ıslah etmek için; ruhbanlığı insanlara tavsiye etti. Halbuki bu insanın daha çok dünyaperest olmasını sağladı. Dünyadan kopun dediğiniz zaman insanlar dünyadan kopamazlar ve o zaman dinden koparlar. Böyle bir dini insanlar benimsemez ve kabul etmezler. O zaman ne olur? İnsanlar dinden uzaklaşırlar, yanlış din dinsizliğe götürür. Ve öyle de oldu. İnsanlar ruhbanlaşmadılar ama dinsizleştiler.

İslam hayatın içinde kalarak nefsi terbiye etmenin mümkün olduğunu öğretiyor. Namazla, zekatla, oruçla, hacla, evlenerek, çalışarak, hayatın içinde kalarak, cihad ederek, bir kenara çekilmeden dağlarda, mağaralarda ruhbanca bir hayat yaşamadan nefsi terbiyenin mümkün olduğunu öğretiyor. Hristiyanlar ruhbanlığı ‘doğru dürüst yemeyeceksin, içmeyeceksin, mağaralarda, dağlarda yaşayacaksın, yıkanmayacaksın, evlenmeyeceksin ve bu şekilde bedenine zulmedeceksin, böylece beden zayıflayacak ve nefis de zayıflamış olacak’ diye tavsiye ettiler. Ruhu bedenin içinde hapis gibi, bir mahkûm gibi düşündüler. ‘Bu bedenden kurtulmak lazım, bedene zulmetmek lazım’ diye düşündüler. Halbuki bedeni yaratan da Allah’tır. Yani Allah’ın yarattığına zulmetmiş oluyorsun. O yüzden İslam’da ruhbanlık kaldırılmıştır. Ama cihad emredilmiştir. Peygamberimiz dinde ruhbanlık olmadığını ama cihadın olduğunu söylemiştir.

Allah Rasulü, Ruhbanlık ve cihadı neden beraber zikrediyor? Çünkü Peygamberimiz “İslam’da ruhbanlık kaldırılmıştır. Bizim ruhbanlığımız cihaddır” (Mecamu’z-Zevaid, 5/278) buyurmuştur. İkisini beraber zikrediyor çünkü ruhbanlar perişan bir şekilde yaşarlar. Suni yollarla kendilerini zor bir hayatın içerisine sokarlar. Dağlarda, mağaralarda yaşamak, evlenmemek, çalışmamak suretiyle kendilerini perişan ederler. Halbuki İslam ise cihadı emrediyor. Cihad ederek, mücadele ederek, ruhbanlar gibi hayatın dışına çıkmadan, hayatın içinde kalarak nefsinizi ıslah etmeniz mümkündür. Yani İslam nefisi ıslahı tabii yollarla ve hayatın içinde kalarak gerçekleştiriyor. İnsanı hayatın dışına iterek ‘ancak bu şekilde nefsini ıslah edebilirsin’ demiyor. Hayatın içinde kalarak nefsini ıslah etmen mümkündür, buyuruyor. Onun için Allah yolundaki hizmetler aslında nefsi ıslah için bir yoldur. Yani insan Allah yolunda ne kadar mücadele ederse o kadar nefsini ıslah etmiş olur. Ne kadar çok çalışırsa ne kadar çok tebliğ yaparsa ne kadar çok anlatırsa ne kadar Allah yolunda hizmetlerde koşturursa, mesleğine göre hizmet yaparsa (boyacı mesleğini yapan bir kimse hizmet yapılan bir evi veya vakfı boyar, bir diğeri orada çay yapar, birisi orayı süpürür vs.) nefsini ıslah etmiş olur. Herkes kendine düşen vazifeyi yerine getirir. Bir taraftan hizmet yürümüş, ümmet uyanmış, yeni bir nesil meydana gelmiş olur, bir taraftan da kendimizi ıslah etmiş oluruz. Hem de tabii yollarla hayatın dışına çıkmadan nefsin ıslahını gerçekleştirmiş oluruz. Suni yollarla nefsin ıslahı gerçekçi değildir. Suni yollarla dört duvarın arasında ya da bir dergâhta nefsini ıslah ettiğini zannedenler, oradan çıktıkları zaman aynı tas aynı hamam oluveriyorlar.

Bugün nefsi ıslah; Allah yolunda mücadele yapılmasıyla, Allah için yapılan faaliyetlerle daha hızlı daha gerçekçi ve daha etkili bir şekilde gerçekleşmektedir. Mademki nefsimizi ıslah etmek zorundayız ve nefsimizi ıslah etmek istiyoruz, o halde bunu suni yollarla değil gerçekçi yollarla yapalım. Peygamberimiz sahabesini bu şekilde eğitti, gerçekçi yollarla onların nefislerini ıslah etti.

Allah yolunda mücadele ederken; az yemek yediler ya da hiç yemek yiyemediler, aç kaldılar. Allah yolunda mücadele ederken hiç uyumadılar ya da az uyudular. Allah yolunda mücadele ederken yeri geldi hiç konuşmadılar. Allah yolunda mücadele ederken yeri geldi tek kaldılar. Sahabe döneminden sonra da nice Müslümanlara zulümler yapıldı, dağlarda, bayırlarda yalnız kalmak zorunda kaldılar.

Allah yolunda mücadele ettiğiniz zaman; az yemek, az uyumak, az konuşmak ve yalnız kalmak bazen uzlet hayatı yaşamak aslında tabii olarak gerçekleşiyor. Mesela üstad Bediüzzaman ömrünün son yıllarında yalnız bırakıldı. Bir müddet hapiste daha sonrasında da sürgün hayatında yalnız bırakıldı. Sürgün edildiği bir köyde, insanların onunla konuşmaması için köylülere talimat verdiler. İnsanların onunla görüşmesini engellediler. Karakolun karşısındaki evi kiralamasını şart koştular, kimsenin onunla görüşmemesini istediler.

Aslında ne oldu? Üstad Bediüzzaman gibiler gerek sahabeyi kiram gerekse diğer Müslümanlar Allah yolunda mücadele ederken yeri geldi aç kaldılar, yeri geldi uykusuz kaldılar, yeri geldi konuşacak insan bulamadılar yeri geldi yalnız kaldılar. Aslında gerçek hayatın içerisinde nefislerini ıslah ettiler ve bu gerçekçi bir ıslah yöntemidir. Yoksa ‘nefsimizi ıslah ediyoruz’ deyip kenara çekilenler; aslında nefislerini ıslah etmiyorlar, nefislerini kuvvetlendiriyorlar. Çünkü nefis tembelliği ister, mücadeleyi istemez. Nefis düşmandan korkar, nefis yemek ister. Nefsimizi ıslah edeceğiz diyerek bir kenara çekilenlerin, bakıyorsunuz kocaman kocaman göbekleri var. Hani nefsinizi ıslah edecektiniz?

Nefis; gerçek hayatın, mücadelenin içerisinde ıslah edilir. Allah yolunda ne kadar mücadele ederseniz, nefsinizi de o kadar ıslah edersiniz. Hem de tabii yollarla ıslah edersiniz. O zaman aç kalmanızın, uykusuz kalmanızın, az konuşmanızın, uzletinizin bir manası olur. Bir kenara çekilip ‘uzlet yapıyorum’ diyene kadar, Allah yolunda mücadele et. Hapse düşersen orada da uzlet hayatı yaşarsın. Dava adamının, gerçek bir Müslümanın uzleti; hapishanedir ya da camide itikaftır.

İslam’da Ramazan ayında itikaf vardır. İtikaf nedir? İslam, ‘gidin dağlarda itikaf yapın, mağaralarda kalın’ demiyor. “Toplumun içerisinde yine camide insanların içinde yapın” diyor. Yani İslam ruhbanlığı tamamen reddediyor. İtikaf ibadetini bile dağlarda, bayırlarda değil, camide yapmamızı istiyor. Bunu görmeyip bir kenara çekilenler; nefsini ıslah edemiyor. Bakıyorsunuz zaman içerisinde daha çok şişmanlayan, daha çok yemek yiyen, daha çok uyuyan, daha çok konuşan ve kendini bir şey zanneden, kibirli bir insana dönüşmüş oluyor. Güya kendi nefsini ıslah edecekti. İnsanlara da ‘siz ıslah etmediniz biz nefsimizi ıslah ettik’ gibi bir bakışla bakmaya başlıyor ve kibirleniyor. Mesela insan cimriliği sever. Cömert olun vs. demek ile insan cömert olmaz. Ama Allah yolunda bir mücadeleye katılır, orada para vermesi gerekir, para verir ve cimrilikten kurtulur.  Orada iş yapması gerekir, birisi kendisine şuraları süpür, der ve oraları süpürerek kibirden kurtulur. Yani aslında mücadele içerisinde nefsin ıslahı gerçekleşiyor, o yüzden suni yollara tevessül etmemek gerekir.

  • Farz ibadetler, nafile ibadetler nefsi ıslah da önemli ama bir de Allah yolunda cihad faaliyetleri, hizmetler, koşuşturmalar, uykusuz kalmalar, yorulmalar, Allah yolunda para harcama, Allah yolunda belalara uğrama, musibetlerle karşılaşma, iftiralara uğrama vs. bütün bunlar insanın nefsini ıslah da çok önemli bir görevi ifa ediyor.

Bunların yanında nefisle mücahedenin rükünleri dediğimiz az yeme, az uyuma, az konuşma, uzlet vb. dikkat edildiği zaman, Allah’ın izniyle nefsin ıslahı gerçekleşebilir.

SORU 5: Nefisle mücahedenin rükunlarında niyet, nefsi terbiye mi olmalıdır? “Her uykusuz kalan nefsini terbiye etmiştir” diyebilir miyiz? Her az yiyen, nefsini ıslah etmiş midir?

Değil tabi. Bu söylediğim şeylerin nefsi ıslah amacıyla yapılmasında bir mahsur yoktur. Elbette nefsi ıslah gerekir. Bu Kur’an’ın emridir. Dolayısıyla bir insan az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı ve nefsini ıslah için de yapabilir. Çünkü nefsi ıslah da önemlidir ve Kur’an’ın bir emridir. Kur’an’ın istediği insan modelinin meydana gelmesi buna bağlıdır. O halde bu amaçla da bunlar yapılabilir. Ama bunun da ötesinde insanın Rabbine yaklaşması ve Rabbinin kendinden razı olması amacıyla yapması daha da üstündür. Sadece nefsini ıslah değil, aynı zamanda Allah’a yaklaşmak, Allah’ın razı olduğu bir kul olmak, Allah katında dereceler elde etmek amacıyla da yapılabilir.

Her az yiyen, nefsini ıslah etmiş midir?

Hayır. İcabında hasta olduğu için az yiyor ya da iştahı olmadığı için az yiyordur. İnsan iştahı olmadığı için az yiyorsa burada kendi ile bir mücadele vermiş, iradesini kullanmış olmuyor. Eğer iştahlıysa ve buna rağmen az yiyorsa o zaman iradesini güçlendirilmiş oluyor. İradesini, kendine ve nefsine karşı kullanarak bir mücadele vermiş oluyor. Aslında makbul olan da budur. Yani insanın iştahının yerinde olması ama buna rağmen çok yememesidir. İnsanın uyku ihtiyacı olduğu halde az uyuyor olması makbul olandır.

İnsanın etrafında konuşabileceği çok kimse olmasına rağmen bir tarafa çekilip Allah’ı zikretmeyi tercih etmesi makbuldür. Yani insanın canı çok yemeyi, çok uyumayı, çok konuşmayı ve sürekli insanların arasında olmayı ister. Hiç yalnız kalmak istemez. İnsanın canı bunları istediği halde böyle davranmaması makbul olandır. Yoksa zaten canı istemiyor, iştahsız, yemek yemek istemiyor, zaten uyuyamıyor, zaten konuşmayı sevmiyorsa aslında çok makbul değildir. Makbul olan kendiyle mücadele vermesidir. Bu şekilde insan nefsini ıslah etmiş olur, diğer türlü zaten Allah Azze ve Celle onu zayıf gördüğü için çok da fazla bunlarla imtihan etmek istemiyor, demektir.

Mesela konuşmayan, çok az konuşan, biraz asosyal insanlar var. Allah Azze ve Celle onu sosyal bir insan olarak yaratsaydı belki de imtihanı kaybedecekti. O yüzden Allah onu asosyal olarak yarattı. Allah bu konuda iradesini kullanamayacağını bilmektedir. Belki de o yüzden onu o zor imtihana sokmak istememiştir. Onun için hayırlı olan belki de budur.

Her az yiyen nefsini ıslah etmiyor, olabilir ama en azından nefsini kuvvetlendirmemişte oluyor, olabilir. Yani belki nefsini ıslah için az yiyor değil iştahı yok ama yine de bu şekilde nefsi de çok kuvvetlenmiş olmuyor, bu da faydalıdır.

SORU 6: Orucun, nefis terbiyesindeki rolü nedir?

Allah Azze ve Celle Bakara 183. Ayette “Ey iman edenler! Sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız” ayetinin sonunda “Umulur ki sakınırsınız” buyuruyor.  Ancak bu şekilde sakınmayı öğrenirsiniz. İnsan oruçlu olduğu zaman sakınmayı ve dikkat etmeyi öğreniyor. Mesela Abdest alırken su içmek isteyebilir ama içmiyor, dikkat ediyor. Canı bir şey istediği zaman yemiyor ‘ben oruçluyum’ diyor. Biriyle kavga edecek derecede tartışan bir insan, oruçlu olduğu aklına geldiği zaman ‘ben oruçluydum’ diyerek kavga etmiyor. Bu şekilde insan sakınmayı öğrenmiş oluyor. Dolayısıyla oruçla ilgili ayette ‘umulur ki sakınırsınız’ gibi bir noktanın olması; orucun, insanın nefsini ıslahta ve sakınmayı öğretmekte çok önemli olduğunu göstermektedir.

İnsan oruç sayesinde az yiyor, az konuşuyor. Aynı zaman da oruç sayesinde insanlardan biraz uzaklaşıyor ve tek kalma ihtiyacı hissediyor. İnsan, oruç sayesinde sürekli dikkatli olmayı öğreniyor. Harama bakmamayı, haram konuşmamayı, öfkelenmemeyi öğreniyor.  Bu şekilde insan oruçla sakınıyor. Kur’an’ın da ifade ettiği gibi’umulur ki sakınırsınız’ derken eğer biz yalnızca midemizi değil de azalarımızı da oruç tutturursak ayetin manası gerçekleşmiş oluyor. Bu şekilde değil de sadece midemizle oruç tutmuş olursak, o zaman ayetin manası gerçekleşmeyecektir. Tabii ki en güzeli olanı kalbimizle de oruç tutmaktır. Sadece midenin ve azaların orucu değil, gözün, kulağın, elin, ayağın orucu da değil, bir de kalbin oruç tutması gerekir. İşte mukarrebunun orucu budur.

Kalbin oruç tutması nasıldır? 

İnsanın dünya malını ve dünya sevgisini kalbinden atmasıdır. Onlara karşı da oruçlu olmasıdır. Eğer insan bu şekilde olursa, o zaman hem midesini ve azalarını korumuş oluyor hem de kalbini korumuş oluyor. İşte o zaman ‘umulur ki sakınırsınız’ gerçekleşiyor. Demek ki orucun insana kazandırdığı şeyler vardır. Bu da sakındırmasıdır. İnsan başkalarının da halini anlamış oluyor. Mesela Fakirlerin halini anlamış oluyor. İnsan, fakirlerin halini anladığı zaman, bazı yanlış şeylerden sakınmış da oluyor. İnsanın belki bir fakire kızdığı olmuştur ama kendisi oruç tuttuğunda fakirin halini anlamıştır. Çünkü aç olan insan, aç olan insanın halini anlamış ve bir daha yapmaktan sakınmıştır. Allah bunun gibi sakınma yollarını öğretiyor. Aynı zaman da sakınmanın gerekliliğini ve sakınmanın mantığını kazandırıyor.

Oruç insana gözünü, dilini, elini, ayağını, haramlardan sakınmayı ve kalbini dünya sevgisinden nasıl sakındırması gerektiğini öğretir. Dünya meşgalelerinden sakınmayı, dilini sakınmayı, gıybet yapmaktan iftira atmaktan vs.den sakınmayı öğretiyor. Fakat bu, gerçek bir oruç tuttuğumuz zaman gerçekleşir. Yalnız midemizle oruç tuttuğumuz zaman sakınma gerçekleşmez ya da çok az gerçekleşir. Yalnızca midenin değil, azaların ve kalbinde oruç tutmasıyla gerçek sakınma gerçekleşmiş oluyor.

SORU 7: Nefsimizin bizim üzerimizde hakkı var mıdır?

Nefsimizin bizim üzerimizde elbette hakkı vardır. Çünkü Allah Azze ve Celle nefsimizi yaratandır. Ve onun hakkının da verilmesini istemiştir. Mesela İnsanın sağlığını koruması farzdır. Peki, sağlığı korumak ne ile mümkündür? Yeterli miktarda yemek ve içmekle mümkündür. Dolayısıyla nefsin de böyle bir hakkı vardır. Eğer ruhbanların yaptığı gibi davranırsak nefsimizin hakkını yerine getirmemiş oluruz. Sahabeden 3 kişi, Peygamberimizin evine gelmişler ve Efendimizin eşine ‘Peygamberimizin evdeki durumu nasıldır?’ diye sormuşlar. Tabii konu efendimiz olunca, onun her halini merak ediyorlar. Çünkü Efendimiz insanoğluna örnek olarak gönderildi. Kıyamete kadar bütün Müslümanlar Peygamberimizin her halini hatta ev halini dahi biliyorlar. Onların bu sorusu üzerine Efendimizin eşi “Normal davranıyor, yani sizin gibi, siz evinize gittiğiniz zaman ne yapıyorsanız o da onu yapıyor. Bazen istirahat eder, bazen bize yardım eder, bazen namaz kılar, bazen de Kur’an okur” deyince onlar; “O peygamber olduğu için fazla ibadet yapmaya gerek görmüyor, demek ki biz daha fazla yapmalıyız. Çünkü bizim günahlarımız çok, Peygamberimizin ise günahı olmadığı için fazla ibadet yapmıyor” dediler. Onların bu şekilde konuştuğunu Aişe validemiz Peygamberimize aktardı. O üç kişiden birisi, bu konuşmadan sonra ‘ben artık karımı boşayacağım bir daha da evlenmeyeceğim’ diyor. İkincisi ‘Ben de sabaha kadar namaz kılacağım, hiç uyumayacağım’ diyor. Hâlbuki evlenmek de uyumakta, yemek de nefsin hakkıdır. Üçüncü kişi de diyor ki ‘ben de bundan sonra her gün oruçlu olacağım, hiç ara vermeyeceğim’ diyor. Yani biri karısını boşayacak, biri sabaha kadar uyumayacak namaz kılacak biri de her gün oruçlu olacak hiç oruca ara vermeyecek. Peygamberimiz duyunca çok kızmıştı. Rahmet peygamberi birçok meselede kızmıyor, kızılması gereken bir mesele varsa ona kızıyordu. Bizim gibi insanların kızacağı çoğu meselede peygamberimiz sabrediyor ve kızmıyor. Ama burada kızmıştı. Öfkesinden yüzü kıpkırmızı olmuştu ve “En takvalı olanınız benim, benden daha takva olamazsınız, olmaya da kalkışmayın. Zaten buna gücünüz de yetmez” demek istiyor. Kim benden daha takva olabilir ki? Ben hem Allah ile hem de melekler ile görüşüyorum. Hanginiz benden daha takva sahibi olabilirsiniz? Ve ben geceleri uyurum da namaz da kılarım, evlenirim de. Oruç tuttuğum da olur, tutmadığımda. Ramazan dışında beni aşmaya kalkışmayın. Benden daha takva olmaya çalışmayın. Çünkü insanların buna gücü yetmez. O zaman gücü yetmeyecek ve tamamen usanacaklardır. Yani her gün teheccüd namazına kalkan, saatlerce teheccüd namazı kılan insan zamanla teheccüd namazından usanmaya başlar. Artık korkmaya başlar.

Ben hatırlıyorum, çocukken uzun uzun namaz kılardım, kıldıktan sonra da dua ederdim. Bazen bir dua yarım saat, bir saat sürerdi. Dua, bir saat sürer mi? Sonra ben şunun farkına vardım. Dua vakti yaklaştıkça, ben de bir korku oluştuğunu hissettim. Kendi kendime düşündüm. Bu korku neyin korkusu anladım. Duanın korkusu olduğunu anladım. Şimdi dua yine başlayacak ve ben kırk beş dakika, bir saat dua edeceğim. Çocuk olmama rağmen baktım ki, bu doğru değil. O yüzden duayı kısaltmıştım. Çünkü insan sürekli bunu kaldıramaz. Peygamberimiz de aslında bunu söylemek istiyor. Nefsinizin de hakkı var. Tabii yollarla nefsinizi ıslah edin. Hiç evlenmeyerek nefis ıslah olmaz. Tam tersi daima karşı cinsi düşünmeye başlar. Evlenmediği zaman sürekli aklında karşı cins vardır. Hâlbuki evlense bundan kurtulur. Bu şekilde nefsin hakkını nefse vermek, nefsi de bu şekilde terbiye etmek gerekir.

Nefsin istediklerini vermezseniz, nefis onu hep istemeye başlar. O yüzden sürekli onunla meşgul olursunuz. Hâlbuki sürekli yemekle, içmekle meşgul olmak yanlış olduğu gibi hiç yemeyip, içmeyip sürekli yemeği düşünmek de insanı meşgul eder. O da İslam’da istenilmiyor. Allah, kendisinin dışında başka şeylerle çok meşgul olmamızı istemiyor. Çok yemekle meşgul olmak da yanlış, hiç yememek de yanlıştır. Sürekli uykusuz ve aç olduğu için, açlıktan ve uykusuzluktan iş yapamıyor. Böylece nefsinin hakkını vermiyor. Nefsinin hakkını vermiyor ve sürekli bu şekilde nefsi arzuları daha da kuvvetleniyor. Çünkü sürekli onu düşünüyor. Bu aslında nefsi ıslah değil, nefsi kuvvetlendirmektir. O yüzden nefsin hakkını, nefse vermek gerekir. Nefsi şımartmak da yanlış, hiç vermemekte yanlıştır. Nefsin tüm isteklerini karşılamak da yanlış, çünkü nefis doymaz. Ama hiç vermediğin zaman da aklınızdan çıkmaz.            Her halükârda, sürekli Allah dışında bir şeyle meşgul olmuş olursunuz. Bu istenen bir şey değildir.

İstenen şey; insanın nefsi ihtiyacını asgari düzeyde karşılaması ve ondan sonra kalbini, aklını zamanını, enerjisini Allah’a ayırmasıdır.

SORU 8: Nefsin mertebeleri nelerdir?

Nefsin Mertebeleri

Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde beş çeşit nefisten bahsedilir. Bunu yanında tasavvuf erbabının Kur’an’dan çıkardığı -açık bir şekilde zikredilmezse bile- iki mertebe daha vardır, bunlarla birlikte yedi mertebe olmaktadır.

Allah Azze ve Celle’nin kitabında açıkça zikrettiği nefsin mertebeleri:

  1. Nefs-i Emmare: Kötülüğü emreden ve sonra da pişmanlık duymayan nefistir.

Kur’an-ı Kerim Yusuf Suresi 53. Ayette “'(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir” buyuruyor. Muhakkak ki nefis kötülüğü emredendir “illa me Rahime me Rabbi” Rabbimin merhamet ettikleri hariç. Demek ki nefis kötülüğü emrediyor, daha doğrusu terbiye edilmemiş olan nefis kötülüğü emrediyor. Ancak Allah’ın rahmet ettikleri hariç. Ayetten anlıyoruz ki Allah’ın rahmet ettiği nefisler var ve bu nefisler onlara kötülüğü emretmiyor yani nefis kötülüğü emretmez hale geliyor, getirilebiliyor.  Kötülüğü emreden nefis, adı üzerinde kötülüğü emrediyor ve kötülüğü yaptıktan sonra da pişmanlık duymuyor; pişmanlık duymadığı için de tekrar yapıyor. Eğer kişinin nefsi bu durumda ise o nefis “nefs’i emmare” düzeyindedir.

  • Nefs-i Levvame: Kötülüğü yapan ve sonra pişmanlık duyan nesfistir.

Kur’an-ı Kerim Kıyamet suresi 2. Ayette nefs-i levvameye yemin ediyor. “Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de and ederim.” Demek ki insanın nefsi, nefs-i levvame düzeyinde olabiliyor yani nefs’i levvamede olan kötülük işliyor ama sonra kendini kınıyor. Belki bir daha yapıyor ama yine kendisini kınıyor. Aslında yine kötülüğü terk edemiyor ama kötülüğü terk edemese bile her seferinde kendi kendini kınıyor, bu çok önemli bir noktadır.

Nefs-i levvame de olan insanın hiç olmazsa daha da yükselmesi umulur. Çünkü nefs-i levvame düzeyinde ve yanlış yaptığında kendisini kınamaktadır. Nefis kendisini kınadığına göre ümit var olmak mümkündür. Çünkü nefis kendisini kınıyorsa düzelebilir ve daha da yükselebilir.

  • Nefs-i Mutmainne: Mütmain olan nefistir.

Kur’an’ı Kerim Fecr suresi 27 ve 2. Ayetlerde “Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön” buyuruluyor. Demek ki nefsin bir mertebesi de nefsi mutmainne’dir. Yani mutmain olmuş olan nefistir. Mutmain olmuş nefis gerek iman esaslarından gerek farzlardan gerekse haramlardan mutmaindir. En ufak bir şüphe içerisinde değildir ve bunun dışında İslam’ın haram kıldığı şeylere karşı bir istek de duymamaktadır. Yani kötü şeylere karşı bir isteği kalmamıştır. Çünkü huzura ermiştir, kötü şeyleri artık istememektedir.

Nefs-i levvamede olan insanın canı kötü şeyler istemektedir ve ona karşı mücadele vermek zorundadır. Ama nefsi mutmainneye ulaştığı zaman sükuna ermiştir, artık mücadele etmez. Nefsi ona teslim olmuş, artık nefis imana teslim olmuş ve sükunete ermiştir. Mutmain olan nefsin iç aleminde kavga yok, içinde kasırgalar esmez, kötü bir şey yapmak istemiyor. Kötü bir şey yapmak isterse, haram işlemek isterse onu yapmamak için kendiyle mücadele etmesi gerekecektir. Bu mücadeleyi bu kişi zaten yıllarca yapmış ve artık şu anda geldiği noktada canı kötü bir şey yapmak istemiyor. Bu noktaya gelmişse artık bu kişi nefsi mutmainneye ulaşmış kişidir.

  • Nefs-i Radiyye: Allah’tan razı olan nefistir.

Fecr suresi 28. Ayette “Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön” Hangi şekilde Rabbine dön? Radiyyeten merdiyye, Allah’tan razı olarak ve Allah da senden razı olarak. Demek ki nefs-i mutmainneye ulaşmış olan insan daha sonraki aşamada nefs-i radiyyeye ulaşıyor ve Allah’tan razı, Allah’ın verdiklerinden ve vermediklerinden de razı olarak nefs-i radiyyeye ulaşmış demektir.

  • Nefs-i Merdiyye: Allah’ın razı olduğu nefistir.

Nefis derece derece yükseliyor. Kişi nefs-i merdiyye makamında ise Allah’tan razı olduktan sonra, Allah da ondan razı olmuştur. Nefs-i radiyyeden sonra nefs-i merdiyye makamına geçiyor ve kendisi nefs’i radiyyede iken Allah’ın verdiğinden de vermediğinden de razıyken Allah da ondan razı olmuştur. O zaman nefs-i merdiyye makamına yükselmiş demektir. Zaten mühim olan da budur. Yani insanın kendisinin Rabbinden razı olması önemli ama Allah’ın bizden razı olması, bizim ondan razı olmamızdan çok daha önemlidir. Bunlar Kur’an’da geçen nefsin mertebeleridir.

Tasavvuf erbabı bunların dışında iki mertebeden daha bahseder:

  • Nefs-i Zekiyye: Arınmış ola nefistir.

Bunlar Kur’an’da açıkça geçmez. Yani bu, ayetlerden elde edilen bir manadır. Kur’an-ı Kerim Şems suresi 9. Ayette “Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur” buyurmuştur. Yani muhakkak ki nefsini arındıran kurtulmuştur. Şimdi burada nefsi tezkiyeden bahsedildiği için tasavvuf erbabı burada anlatılan bir nefis mertebesidir, diyor. Nefsin mertebesi anlatılmış oluyor.

Diğer mertebeler Kur’an’da açıkça zikredilirken bu iki mertebe açıkça zikredilmiyor. “Nefsini arındıran kurtulmuştur” deniliyor. Mutasavvıflar; açıkça zikredilmese de burada bir mertebe var, diyorlar. Yine diyorlar ki bu “Nefs-i zekiyye” mertebesidir. Yani arınmış olan nefis, nefsin tüm günahlardan, çirkin şeylerden arınmış olması, bu da bir mertebedir, diyorlar. Nefs-i zekiyyenin de bu beş mertebenin dışından altıncı bir mertebe olduğunu, bunlardan farklı olarak bunun da bir mertebe olduğunu söylüyorlar.

  • Nefs-i Mülheme: İlhama mazhar olan nefistir.

Allah Azze ve Celle Şems suresi 8. Ayette “Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun)” buyuruyor. Allah insanın nefsine günahı da ilham etti, takvayı da ilham etti, buyuruyor. İşte bu ayetten hareketle bazı ilim ehli diyorlar ki bu da bir nefis mertebesidir. Ve buna ne isim verebiliriz? Burada ilham kelimesi geçtiği için yani Allah nefse günahı da ilham ettiği, takvayı da ilham etti dediği için demek ki bazı nefisler ilham olunmuş nefislerdir. Buna dayanarak “nefs’i mülheme” dediler. Böylece yedi mertebe saymış olduk.

Mutasavvıflar; insan Allah’a yakınlaşmak istiyorsa bütün bu mertebelerden geçmelidir. Bunların her biri bir perdeyi ifade eder, yedi perdenin hepsi de duruyorsa bu insan, nefsi emmare düzeyindedir. Bu kişinin nefsi tamamen kötülüğü emreder. Birinci mertebe; en aşağı mertebededir. Eğer bu perdelerin birinden kurtulduysa, nefsi levvame düzeyindedir. Perdeler birer birer kalktıkça insan nefsi mardiyye makamına kadar yükselir. Böylece tüm perdeler kendisi için açılmış olur. Perdeler kendisine açılmış olan kişi Rabbine yakınlaşmış olur ve başkalarının görmediğini görmeye başlar. Yedi kat perdenin dışından baktığınız zaman pek bir şey göremezsiniz. Altı kat perde olduğu zaman belki biraz daha, beş kat olursa belki biraz daha, dört kat olursa perde daha da incelir ve görmeniz mümkün olur. Üç kat, iki kat, bir kat, o zaman daha da fazla görebilirsiniz. Perdelerin sayısının azaltılması gerekir. Dolaysıyla insanın bu mertebelerden yükselmesi icap eder. O zaman başkalarının göremediğini görür, başkalarının anlamadığını anlamaya başlar.

Kutsi hadiste buyruluyor ki “Kulum bana farz ibadetlerle yaklaşır, ne zaman ki nafileleri de yaparsa o zaman ben onun gören gözü, işiten kulağı, yakalayan eli, yürüyen ayağı olurum. Benimle görür, benimle işitir, benimle yürür, benimle tutar.” (Buhari, Rikak 38.) Yani bu insan nasıl bir insandır? Demek ki Allah ile görüyorsa, herkesin görmediğini görecektir. Çünkü bu insan farzın dışında nafile ibadetler yapmış ve nefsini de terbiye etmiş, perdeler yavaş yavaş kalkmış. Nefs’i emmareden kurtulmuş, nefs’i levvameden kurtulmuş, nefs’i mutmainliğe ulaşmış, nefs’i radiyyeye ulaşmıştır. Her seferinde bir perde kalkmış.  Artık bu insan daha rahat görebilmektedir. Başkalarının görmediğini görmeye başlar, başkalarının hissetmediğini hissetmeye başlar, başkalarının anlayamadığını anlamaya başlar. Halbuki onlardan da daha zeki değildir ama onların anlamadığını anlar. Onlardan daha gözü keskin değildir ama onların görmediğini görür. Kulağı onlardan daha hassas değildir, burnu onlardan daha hassas değildir ama onların hissetmediklerini hissetmeye başlar. Çünkü onun önündeki perdeler kalkmıştır. İnsan nefsin perdelerinin ne kadarından kurtulabildiyse o kadar görecektir. İşte o zaman büyük bir insan meydana gelmiş demektir. Allah’ın da muradı budur. Böyle kullarının çoğalmasını istiyor. Bir mücadele sonucunda böyle kâmil insanların ortaya çıkmasını istiyor.

Sunucu: Hocam, Biz hangi mertebede olduğumuzu nasıl anlayabiliriz?

Hangi Mertebede Olduğumuzu Nasıl Anlayabiliriz?

İnsanın nefsi hala kötülüğü, haramları emrediyorsa; ‘şu haramı yap, bu haramı işle’ diyorsa, nefis içki, kumar, faiz, zina haramlarını yapmak istiyorsa devamında bu haramları işliyor ve pişman olmuyorsa bu insanın nefsi, nefsi emmare düzeyindedir. Eğer bunları yapıyor pişmanlık duyuyor kendi kendini kınıyorsa “Yazıklar olsun senin gibi Müslümana! Sen ne biçim adamsın, bir türlü adam olamadın.” diyerek gibi kendi kendini kınıyorsa bu insanın nefsi, nefsi levvame düzeyindedir. Eğer artık haramlardan uzaksa ve haramları istemiyorsa, huzura ermiş ve haramlarla mücadele etmesine yani haram işlememek için kendiyle mücadele etmesine bile gerek kalmamışsa ve artık haram aklına bile gelmiyorsa bu insan nefsi mutmainne düzeyindedir. İnsan kendi durumuna bakar. Mesela Allah’ın verdiklerinden de vermediklerinden de razı ise nefsi radyiye düzeyindedir. Eğer böyle ise Allah da ondan razı olmuştur, o zaman da nefsi mardiyye düzeyine gelmiş demektir. Aslında insan kendinde olanlara bakarak mertebesini anlayabilir. Bazen şöyle bir soru da soruluyor.

İnsanının bir meselede nefis mertebesi açısından aşağılarda, başka bir meselede yukarılarda olması mümkün müdür? Evet, bu mümkündür. Bir meselede nefsi emmare düzeyinde, başka bir meselede nefsi levvame düzeyinde, başka bir meselede nefsi mutmainne düzeyinde başka bir meselede nefsi radiyye düzeyinde olabilir. Ama bir başka meselede o makamda olamayabilir.  Bir konuda nefsi hala kötülüğü istemektedir, nefsi emmare düzeyi. Diyelim ki içki içiyor ve bunu hiç bırakmıyor ve bundan pişmanlık da duymuyor. Nefsi emmare düzeyinde. O meseledeki durumu budur. Ama diyelim ki bir insana küfretti, ondan pişmanlık duydu; demek ki o meselde nefsi levvame düzeyinde. Yine bir konuda artık kendisiyle mücadele etmesine bile gerek kalmamış ve huzura ermiş, içindeki fırtınalar dinmiş demek ki o meselede nefsi mutmainliğe ulaşmış. Ama aynı insan bir başka meselede nefsi levvamede olabilir. Çünkü hala kötülük yapmakta ve kendini kınamaktadır. İnsan kendisini ölçüp, tartarak hangi mesele de hangi mertebe de olduğunu anlayabilir.

Sunucu: Kur’an’ı Kerim’in indiği, efendimizin yaşadığı dönemde hem Kur’an’ın nefsi terbiye yöntemiyle hem de Efendimizin varlığı ve sahabeyi eğitmesi ile nefisler bir nevi terbiye olmuştu. Sahabe nesli yetişmişti. Efendimizden sonra ise yani medeniyetimizin hâkim olduğu dönemlerde tarikatlar vasıtasıyla veya başka şekilde İslam’ın hakimiyetinde, İslam medeniyetinde belki o ortamın da yardımıyla, İslam medeniyeti diyebileceğimiz bir dönem yaşanmıştı. Ancak şu anda dünyaya beşerî ideolojiler hâkim olduğu için İslam’ın hakimiyetinden bahsedemiyoruz.

SORU 9: Beşerî ideolojilerin hâkim olduğu bu dönemde Müslümanlar, nefis terbiyesinde nasıl bir yol izlemelidir?

Bugün Nefis Terbiyesi Nasıl Olmalıdır?

Bizim durumumuz aslında Peygamberimiz zamanındaki duruma benzer. O zaman Allah Rasulü nefisleri nasıl terbiye ettiyse bugün de aynı şekilde terbiye etmek mümkündür. Tarikatların ortaya çıkışı İslam medeniyeti kurulduktan yani sonra Efendimizden çok sonralarıdır. Yapılan cihad ve fetih faaliyetleri sonucunda İslam medeniyeti kurulmuştu. Tarikatlar o İslam medeniyetinde zuhur ettiler.

Peygamberimizin durumuna bakmamız gerekir. Şu anda İslam medeniyeti olmadığına göre bizim için İslam medeniyetindeki durum örnek olamaz. İslam medeniyeti varken o medeniyetin o ortamın tesiri ile nefisleri ıslah daha kolaydı. Şu anda İslam medeniyetinin olmadığı, haramların son derece yaygın olduğu, teknolojinin de etkisiyle haramların daha da arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Haramlar, bütün çeşitleri ile yaygın vaziyette. O halde bizim Peygamberimizin dönemini örnek almamız gerekiyor. Çünkü O’nun döneminde de haramlar vardı ve İslam medeniyeti de yoktu. Efendimiz nasıl başardı?  Mekke döneminde sahabe-i kiramın nefislerini nasıl ıslah etti? Tabi ki mücadeleyle… Onları Kur’an’la, ibadetle eğitti. Bir yıl boyunca sabaha kadar namaz kıldılar. Müzzemmil suresi 2. Ve 3. Ayette “Az bir kısmı hariç olmak üzere, geceleyin kalk: (Gecenin) Yarısı kadar. Ya da ondan biraz eksilt”

Ey örtüye bürünen, yatan Habibim, Peygamberim! Geceleyin az bir kısmı dışında, geceleyin kalk ve namaz kıl. Hem de öyle beş on dakika değil, ‘Nisfahum’ gecenin yarısı kadar ya da ondan biraz azalt. Yani gecenin yarısı olmasa da mesela 1/3’i veya ¼ i kadar. ya da biraz üzerine ekle. Yani belki 2/3 si kadar yani gecenin yarısından biraz daha fazla. Yani 2/3 si kadar ya da ¾ ü kadar ekle. O şekilde.

Müzemmil suresi 4. Ayette “Veya üzerine ilave et. Ve Kur’an’ı belli bir düzen içinde (tertil üzere) oku.” Kur’an’ı tane tane yavaş yavaş, düşüne düşüne oku; namaz kıl, buyuruldu. Yani bu şekilde nefisler ıslah edildi. Kur’an ile ibadet ile nefisler ıslah edildi. Bir de mücadele ile. Kafirlere karşı bir mücadele yapıldı. Dar’ül erkamlarda eğitim çalışmaları ve tebliğ çalışmaları yapıldı. Efendimiz onlara öğretti onlar da gidip başkalarına öğrettiler. Bir mücadele oldu. Kâfirlerin baskısı oldu, zulmü oldu. Şehit edilenler, zulme uğrayanlar, hicret etmek zorunda olanlar oldu. Habeşistan hicreti ve daha sonra Medine’ye hicret gerçekleşti. Bu yolda malını harcayanlar, dayak yiyenler, küfredilenler, yüzüne tükürülenler oldu. Gizli gizli yapılan bu faaliyetler aslında sahabeyi sahabe yaptı. Bütün bu mücadele, kafirlerin yaptığı zulümler, attıkları iftiralar, bir kısmını şehit etmeleri sahabenin nefsini terbiye etti.  Mesela Müslümanlara üç yıl ambargo koydular. Üç sene yemek vermediler. Kendi imkanlarıyla yaşamaya çalıştılar, ot yemek zorunda kaldılar hatta bir kısmı şehit oldu. Çeşitli zulümlere uğradılar. İşte bunlar aslında onların nefislerini terbiye etti. Cesaret kazandılar, açlığa alıştılar, korkuya alıştılar, cömertliğe alıştılar, Allah yolunda yorulmaya alıştılar, korkmamaya alıştılar. Bunların hepsi aslında nefsi ıslah çalışmalarıdır.

Peygamberimizin nefsi ıslah çalışmaları; dağlarda, bayırlarda, mağaralarda değildi. Ruhbanca yöntemlerle değildi. Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem hayatın içinde kalarak, bir mücadele vererek sahabenin nefsini ıslah etmiştir. Aslında bu en kestirme yoldur.

Maksadımız nefsi ıslah ise; en kestirme yolu mücadeledir, çile çekmektir. Ne kadar çile çekerseniz, o kadar hızlı bir şekilde nefsinizi terbiye edersiniz. Nasıl ki bazı ilaçların tesiri azdır, bazılarınınki daha kuvvetlidir ya; aynı şekilde bazı ibadetlerin tesiri azdır, bazılarının tesiri daha kuvvetlidir. Yani nefsi ıslahta namazın tesiri mi, orucun tesiri mi daha kuvvetlidir? Aralarında fark vardır. Aynı şekilde nefsi ıslahta oruç ile cihad karşılaştırıldığı zaman ben şöyle bir bakıyorum ne namaz ne oruç hiçbirisi cihad kadar nefsi ıslah etmez. Cihad zordur, gecesi gündüzü yoktur. Cihad eden insan sürekli mücadele içindedir, sürekli insanlara tebliğ çalışmaları yapar ve kendini düşünemez. Ne çok yemeyi ne çok uyumayı düşünememektedir. Çok para kazanmayı, şehevi arzularını da düşünememektedir ve aslında böyle bir insan tabii bir şekilde nefsinin ıslahını gerçekleştirmektedir. 

Şu anda bizim pozisyonumuz sahabenin pozisyonuna benzer. O zaman da İslam zayıftı, bugün de İslam zayıf.

Efendimiz sahabeyi nasıl ıslah etti? O gün putperestlik vardı bugün de beşerî ideolojiler var. Bugünün putları, bugünün modern dinleri. O zaman putperestlik vardı, bugün de ideolojiler var. Bunlar da bu zamanın dinleridir yani her bir ideoloji bir dindir. Dolayısıyla bir Müslüman bu ideolojilerin hiçbirine bağlı kalamaz, hiçbirini savunamaz. Çünkü ideolojiler dindir, din de bir hayat tarzıdır. Sadece iman esasları değildir, bir hayat tarzıdır. Dinin temelinde şu soru var, kim otorite olarak kabul edilecek? İslam’a göre “Allah” otorite kabul edilmektedir. İdeolojilere göre ise “halkın hâkimiyeti” vardır. Halk otorite olarak kabul edilmektedir. Aslında halkın dediği de yapmamakta, üç beş kişinin dediği olmaktadır. Ama halk kendi dediğinin yapıldığını zannetmektedir. “Hâkimiyet milletindir” denilmektedir ama hâkimiyet üç beş kişinin elindedir. Hem de bunların birçoğu milletle arası iyi olmayan güçlerdir. Aslında millet onları sevmez, onlar da milleti sevmez. Günümüzde böyle bir durum var. Peygamberimiz döneminde öyle bir din var, bugün de böyle bir din var. Aslında o zaman da yine putlar var, bu zaman da putlar var. O zaman da İslam medeniyeti yok, şu anda da İslam medeniyeti yok. Hâkimiyet elinde değil yani. O zaman Efendimiz sahabeyi nasıl eğittiyse bugün de Müslümanları aynı şekilde, aynı yolla eğitmemiz gerekmektedir. Çünkü mademki İslam medeniyeti yok, mademki İslam hâkim değil o zaman bir mücadele verilecektir. İşte o mücadele aslında neslimizi eğitecektir. Allah yolunda mücadele ederken, cimrilikten kurtulacak, Allah için para verecek; Allah için mücadele ederken korkaklıktan kurtulacak, Allah yolunda mücadelede cesaret kazanacak; Allah yolunda mücadele ederken gerekirse aç kalacak, yeri gelecek yemek bulamayacak; Allah yolunda mücadele ederken yeri gelecek az uyuyacak, Allah yolunda mücadele ederken yeri gelecek hapse atılacak, uzlet hayatı yaşayacak. Allah yolunda mücadele ederken yeri gelecek hiç kimse ile konuşamayacaktır.

Suni Eğitim, Gerçekçi Eğitimin Yerini Tutmaz!

Mücahedenin rükünleri, nefisle mücadehedenin o temellerinin hepsini aslında Allah yolunda mücadele yaparken gerçekleştirmiş olacak. Bir kısmını bugün, bir kısmını yarın gerçekleştirecek. Onun için başka bir yol aramaya gerek yoktur. Suni yollarla nefisler ıslah olmuyor. Tanınmış bir hoca bana dedi ki “Ben gençliğimde tarikata giderdim. İşte nefsimizi ıslah edeceğiz diye gayret ediyoruz, kibirden kurtulmaya çalışıyoruz. Hatta bunu başarabilmek için dergâha birisi geldiğinde adamın elini öpüyoruz, adam elini vermezse zorla öpüyoruz hatta daha da olmazsa adamı bir odaya kapatıyoruz, kapıyı da kilitliyoruz, adamı yere yatırıyoruz elini öpüyoruz. O kadar ki nefsimizi ıslaha kafayı takmıştık. İlle bu nefsi ıslah edeceğiz. Herkesin elini öpeceğiz, gerekirse ayağını öpeceğiz kibirden kurtulacağız. Böyle suni yollarla bunları yapıyorduk. Sonra dergâhtan çıktığımız zaman birisi bize en ufak bir tenkitte bulunsa hemen ona tepki gösteriyorduk yani doğruyu da söylese hemen tepki gösteriyorduk. Ve kendimizi ondan büyük görüyorduk. Sen kim oluyorsun biz tarikat ehliyiz, biz nefsimizi terbiye ediyoruz, sen kimsin diyorduk. Senin nefsin, nefsi emmare düzeyinde; biz şöyle olduk, böyle olduk, böyle mertebeler geçtik gibi gayet kibirli davranıyorduk. Dergâhta başka yolda başka bir insan oluyorduk. Dışarıda burnumuzdan kıl aldırmıyorduk, bizden iyisi yok, biz nefsimizi ıslah ediyoruz diye konuşuyorduk. İnsanlardan kendimizi gayet büyük görüyorduk aslında gayet kibirliymişiz. O dergâhta aldığımız eğitim güya bizi tevazu sahibi yapacağına, bizi kibirden kurtaracağına meğer daha çok kibirli yapmış, gençlik hatıralarını bana böyle anlatmıştı. Yani suni eğitim, gerçekçi eğitimin yerini tutmaz.

Efendimiz gerçekçi bir eğitim yaptı. Şu anda aslında o gerçekçi eğitim, cemaat çalışması ile yapılabilir. Mesela tarikatta şeyh ‘cömert olun cimri olmayın’ der. Cemaat ‘şunu yapacağız, bunu yapacağız para verin’ der. Şeyh söyler, cemaat yaptırır. Hangisi daha tesirli? Şeyh der ki ‘korkak olmayın cesur olun. Hâlbuki bunu söyleyenlerin birçoğu kendisi de korkuyor ve de gerçekleri de konuşmuyor. O yüzden sözü de kimseye tesir etmiyor. Diyelim ki kendisi de cesur bir insan olsun, istisnai bir insan olsun, sadece söylüyor “Cesur olun, korkak olmayın” ama cemaat bazı faaliyetler yapıyor ve insanlar orada o faaliyetler içerisinde birtakım belalarla karşılaşıyor zaten cesaret kazanıyorlar, aslında söylemeye bile gerek kalmıyor. Şeyh söylüyor, cemaat yaptırıyor ve o sıfatı kazandırıyor.

Şeyh der ki, kibirli olmayın mütevazi olun. Cemaat der ki şuraları süpürün, şunu söyle yapın, bunu böyle yapın böylece insanları kibirden kurtarır. Zamanında tarikatlar da böyleydi onlar da yalnız söylemezlerdi, yaparlardı, yaptırırlardı ama şimdi öyle değil. Şimdi gidiyorlar şeyhin hemen elini öpüyorlar. Beş dakikalık bir görüşme o kadar. Ne eğitim ne bir konuşma hiçbir şey yok halbuki insanın nefsinin ıslahı yıllar ister, yıllarca hem teorik eğitim hem pratik eğitim gereklidir. Bu eğitim şu anda yok. Sadece el öpme şekline getirilmiştir. El alma, el öpme, tövbe verme gibi. Halbuki tevbe Allah’a yapılır. Oralarda nefis ıslahı ne kadar gerçekleşiyor, çok tartışılacak bir konudur. Zaten İslam’a hizmet yok. Hatta hepsini kastetmiyorum ama öyleleri var ki İslam düşmanlarını destekliyor, onlara karşı mücadele edeceğine onlarla birlikte mücadele ediyor. İslam düşmanlarıyla mücadele etmediği gibi mücadele edenler ile mücadele eden kitleler var. Şimdi bunlar bu şekilde nefislerini ıslah mı etmiş oluyorlar? Nefsin ıslahı Peygamberimiz döneminde nasıl yapıldıysa öyle yapılmalıdır. Hayatın içinde kalarak, mücadele ederek ki bu yol en etkili yoldur; kuvvetli bir ilaç gibidir, mikropları öldürecek olan kuvvetli bir ilaç gibidir. Diğer yolların faydası olsa bile yolu çok uzatmaktadır. Halbuki İslam için mücadeleyle bu uzun yol kısalmaktadır. Mücadele, insan nefsinin ıslahında kestirme yoldur.

Sunucu: Allah razı olsun hocam, İnşallah. Gelen yorumlarda da görüyoruz “Allah razı olsun hocam, bizler düşünemedik. Bizlerde evimizi süsleyeceğiz” diyenler var. Hep meşhur bir söz olarak söylenirdi; “Nerde o eski Ramazanlar?” Biz bu genç yaşımıza rağmen bunu söylemeye başladık. Birkaç yıl öncesinin Ramazanlarını özlemeye başladık. İnşallah bu çağrıya cevap gelecektir. İnşallah ramazan atmosferi toplumda esecektir. Daha öncesinde itikaf, nasıl ki unutulmuştu. Sizin öncülüğünüzde, Furkan hareketiyle, Furkan gönüllüleriyle bu duyuldu.  Allah razı olsun. Belki de şu anda bu ramazan atmosferi inşallah sizlerin, Furkan gönüllülerinin öncülüğüyle başlamış olacak. Allah razı olsun hocam.

SORU: Yayınımızı sonlandırmadan önce son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Tüm kardeşlerimİn hepsinden bu en son üzerinde durduğumuz Ramazan kültürünü muhafaza etmeyle ilgili konuyu gündemde tutmalarını rica ediyorum. Bu konunun önemli olduğunu unutmasınlar. Ramazan Bayramı’nda sokağa çıkma yasağının engellenmesi doğrultusunda çalışmalar yapılmalıdır. İnternet yoluyla ya da söylediğim gibi evlerin dışına, yollara asılacak olan brandalar vb. şekilde bu mücadeleyi hep beraber vermeliyiz. Nasıl ki bu 5-6 yıllık süreç içerisinde insanlar bizi doğruları konuşan bir cemaat olarak, herkesin sustuğu zamanda konuşanlar olarak, herkesin korktuğu zamanda korkmayıp hakkı söyleyenler olarak tanıdı. Şimdi yine bu vazife bize düşüyor.

Eğer bir farz-ı kifayeyi yerine getirebilecek insanlar yoksa o zaman şey, yerine getirebilecek olanlara farz-ı ayn olur. Ve şayet öyle insanlar yok gibi görüyorsak yani çok az kalmış, neredeyse yok gibi. Herkes susuyor. O halde bu vazife bize düşüyor. Demek ki bu bize farz oluyor. Bir şey farz-ı kifaye olabilir ama kimse yoksa sana farz-ı ayn olur. Mesela diyelim ki bir Müslümanın cenazesi ortada, namazını kılacak kimse yok. Siz oradasınız. O zaman o namazı kılmak normalde farz-ı kifaye iken, size farz-ı ayn olur. Çünkü başka kılacak kimse yok, namazı kılmadan defin olmaz. O kimsenin namazını o zaman siz kılacaksınız. Aynı şekilde İslam’ın kültürünü, Ramazan’ı, Ramazan kültürünü korumak normalde farz-ı kifayedir. Yani Müslümanlar bunu korumak zorundadır. Ama kimse korumuyorsa o zaman koruyabilecek olan bize farz-ı ayn olur. Biz koruyabiliriz, elimizden geldiği kadar mücadele verebiliriz. İnternet yoluyla ve etiket açarak bu mücadeleyi vereceğiz. Hiç olmazsa Bayram da sokağa çıkma yasağı ilan edilmesin. Bunun mücadelesinin verilmesi gerekir. Eğer buna Türkiye çapından katılımlar da olursa o zaman bunu dikkate alabilirler. Bu tuzak hazırlayanların da tuzağı bozulmuş olur.

Adana’da bir polis bir Suriyeli genci kalbinden vurdu, öldürdü. Önce polisi serbest bıraktılar. Bir insan öldürüyor, serbest bırakılıyor, düşünebiliyor musunuz? Adamı kalbinden 2-3 metreden sıkmış vurmuş ve bırakılıyor. Sosyal medyanın tesiriyle tekrardan tutuklandı. Demek ki sosyal medya güzel kullanılırsa, böyle güzel sonuçlar da verebiliyor. Adalet, mahkemelerde gerçekleşmiyor ama sosyal medya yoluyla kısmen de olsa adaleti gerçekleştirmek mümkün oluyor. Tam olmasa bile olabildiği kadarıyla en azından bunu yapalım. Biz gücümüz neye yetiyorsa onu ortaya koyalım. Artık takdiri ilahi, nasıl olur, Rabbim daha iyi bilir.  Rabbim hayırlısı neyse onu nasip etsin.

Sunucu: Âmin.

Alparslan Kuytul: Bu mücadeleyi yapacağız, Ramazan kültürünü yaşatacağız. Hem tüm arkadaşlarımı hem de tüm Müslümanları buna davet ediyorum. Bu hususa dikkat edelim. Herkese hayırlı geceler diliyorum.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Ziyaretçilerimiz tarafından yapılan yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZIN

Bu konu hakkındaki görüşünüzü belirtmek ister misiniz?