Alparslan Kuytul Hocaefendi ile "İman Konulu" Hasbihal
Alparslan Kuytul Hocaefendi ile "İman Konulu" Hasbihal
31 Mar 2020

Sunucu: Esselemu Aleyküm değerli izleyicilerimiz. Malumunuz geçen hafta Cuma tefsir dersi yerine Alparslan KUYTUL Hocaefendi ile hasbihal programı gerçekleştirmiştik. Hatırlayacağınız üzere geçen hafta ‘imtihan’ konusunu ele almıştık, hocamıza sorularımızı yöneltmiştik. Hasbihal programına yine bu hafta “İmana ulaşma” konusu ile devam ediyoruz. Bugün de inşallah iman konusuyla ilgili sorularımızı hocamıza yönelteceğiz. Hocam, öncelikle hoş geldiniz.

Alparslan Kuytul: Hoş bulduk, sağ olun.

SORU 1: Hocam, İman kelimesi ne anlama gelmektedir?

Alparslan Kuytul: İman kelimesinin kök harfleri hemze, mim ve nun dur.  Yani "emin" kökünden geliyor. Türkçede emniyet kelimesini kullanırız, ‘emniyet içinde olmak’ deriz. İman; insanın kendisini emniyette hissetmesi, güvende hissetmesi, etrafına güven ve emniyet hissi vermesidir. Sözlükte yaklaşık olarak bu gibi manalara geliyor ama başka manaları da vardır.

Allah Azze ve Celle’nin bu kelimeyi seçmiş olması, insanlığa; iman ettiğiniz zaman, dünyada da ahirette de emniyet içinde olacaksınız mesajını vermek içindir. Bu dünya hayatınız daha güzel olacak, toplumunuz da huzuru bozan şeyler azalacak, kendinizi güvende hissedeceksiniz. Çünkü İslam toplumunda, İslam medeniyetinde suçlar azalır. Bu dünya da zor bir hayat değil kolay bir hayat yaşayacaksınız, çünkü Allah kulları için zorluk istemez, kolaylık ister. Dolayısıyla iman ettiğinizde hayatınızda kolaylaşacak, emniyet içerisinde olacaksınız ve etrafınıza da emniyet vereceksiniz. Yani iman etmiş bir toplum, aslında başka devletlere bile emniyet sağlar ve iman toplumundan başka devletlere anarşi sızmaz, onlarında başını belaya sokmaz. Her türlü kötülük azalır içki, faiz, kumar, zina, cinayet, uyuşturucu, intihar gibi bütün kötülükler azalır. Böylece o toplumun kendisi de emniyet içinde olmuş olur, suçlar azalmış olur, günahlar azalmış olur. Diğer taraftan da tüm toplum böyle olduğu gibi dünyaya da çok şey katar, örnek bir toplum meydana gelir.

İslam tarihine baktığımız zaman, iman toplumu aslında dünyaya çok şey katmıştır. Yani onlarda çok büyük devrimler gerçekleştirmiştir. Düşünün mesela Mekke ve civarı tamamen anarşi yuvası, hırsızlık, haksızlık, zulüm, putperestlik, kızları diri diri toprağa gömme, kumar, cinayet, ırkçılık yapmak suretiyle bir sürü kötü hadiseler, bir sürü kötülükler bunların hepsi iman toplumuna dönüştükten sonra tamamen değişmiş ve o bölgeye huzur, emniyet gelmiştir. İşte iman aslında böyle bir nimettir. Yani imana ulaşan insan dünyada da ahirette de emniyet içerisinde olduğu gibi bu dünya da kötülüklerden uzaklaşmakta, bir sürü beladan kurtulmakta imana göre yaşadığı zaman bir sürü belalardan kurtulmakta haramlardan uzak durduğu için böylece bir sürü musibetlerden de uzaklaşmış olmaktadır. Çünkü aslında musibetlerin ya da kötülüklerin birçoğunun sebebi aslında haramlardır. O haramlardan iman sayesinde uzaklaşınca hayatı da güzel bir hayata dönüşmektedir. Bu dünyada da ahirette de Cenneti kazanmakta Cehennemden kurtulmaktadır. İman; hem bu dünyada hem ahirette, hem kendi toplumunda hem de tüm dünyaya fayda sağlayan bir inançtır.

Yani iman, inanmak manasında da kullanılır ve ıstılahta; tasdiktir. İman edilmesi gereken şeyleri tasdik etmek, inanmamız gereken şeyleri tasdik etmek, kabul etmek, kalben tasdik etmek, dille de ikrar etmektir.

SORU 2: Hocam, insanın fıtratı iman etmeye uygun bir şekilde mi yaratılmıştır?

Alparslan Kuytul: Evet. Peygamberimizin ifadesiyle, tüm insanlar İslam fıtratı üzere yaratıldıkları için imana da uygun yaratılmış oluyorlar. Peki o zaman neden bunca insan Müslüman değil, tarih boyunca da böyle? Çünkü şeytan var, nefis var, kafir insanlar, kafir devletler, kafir nizamlar insanları Allah’tan uzaklaştırdı. Yoksa Allah Azze ve Celle bize daha ruhlar alemindeyken tek Rabbimiz olduğunu kabul ettiğimizi, bize haber veriyor. Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki: Bizim ruhlarımıza Allah sorduğu zaman "Elestü bi Rabbikum" “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” Ruhlarımız: "Belê" diye cevap vermişler. Biz hatırlamıyor olabiliriz. “Evet, Rabbimizsin” demişiz.Bunu hatırlamıyor olmak bir şey ifade etmez yani bu olayın olmadığını göstermez. Annemizin karnında olduğumuzu da hatırlamıyoruz ama annemizin karnındaydık, bunu haber veren Allah’tır. Ruhumuz tek başınayken beden birleşmemişken rahatlıkla bu imtihanı kazanmıştır ve "Belê" diye cevap vermiştir. Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Sizi terbiye edecek olan hem sizi yaratan hem kâinatı yaratan hem de size kanunlar koyacak olan üzerinizdeki tek otorite ben değil miyim? İnsanların ruhları, "Belê" diye “Evet Ya Rabbi!” sensin diye cevap verdiler. Her doğan İslam fıtratı üzere doğmuş, daha ruhlar alemindeyken bu şekilde cevap vermişiz, demek ki her birimiz böyle bir ruha sahibiz. Kuranı Kerim Hicr 29. Ayette "Ve ona ruhumdan üflediğimde…” buyuruyor. Allah Azze ve Celle insana ruhundan üflediyse, insan Allah’a, Allah’a inanmaya, Allah’ı sevmeye ve Allah’ın emirlerini yerine getirmeye temayüllü olarak yaratılmış demektir. Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar” buyuruyor. (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5) Bundan şunu anlıyoruz demek ki, herkesin fıtratı aslında sadece dine temayüllü değil aynı zamanda İslam'a da uygundur. Yalnız şöyle bir görüşte vardır; bu hadisten maksat, dine temayüllü olmaktır. Bu batıl bir dinde olabilir. Elbette dine temayül var ama hak dine temayülde var batıl dinlere temayül de var. Herhangi bir dine, bir inanca temayül kastediliyor şeklinde düşünen ilim ehli insanlar varsa da ben o kanaatte değilim.

Allah, insanı doğruya temayüllü bir şekilde yaratmıştır. O zaman ‘bu kadar yanlış dinler nasıl ortaya çıktı?’ diyorlar. Bu görüşte; ‘hak dine temayül değil de dine temayül kastediliyor’ diyenler, buna dayanıyorlar. ‘Eğer doğruya temayül olsaydı o zaman bunca saçma sapan dinler, ideolojiler ortaya çıkmazdı, yanlış hayat şekilleri ya da yanlış inançlar ortaya çıkmazdı’ diyorlar. Halbuki bu görüş; şeytanı hesaba katmıyor, nefsi hesaba katmıyor, insanın çevresindeki insanları hesaba katmıyor, bunları hesaba kattığımız zaman neden saçma sapan dinlerin meydana çıktığını anlamak mümkün olacaktır. İnsan hakka temayüllü yaratılmadığından değildir. İnsan yine hakka temayüllüdür, bunun da delili nedir? Mesela yanlış bir yolda giden, yanlış bir şeye inanmış olan insana, birisi İslam’ı anlattığı zaman temayül gösterebiliyor. Şeytanına rağmen, nefsine rağmen, çevresindeki kafir insanlara rağmen yine de temayül gösterebiliyor.

Sunucu: Veya bulunduğu durumdan rahatsızlık hissediyor.

Alparslan Kuytul: Evet. Veya bulunduğu durumdan rahatsızlık hissediyor ve sürekli bir arayış içerisinde oluyor. Demek ki hakka temayüllü olarak yaratılmışız.

SORU 3: Hocam, bu iman eden kavramı mesela Kur’an’ı Kerimde de “Ey iman edenler!” tarzında karşılaşıyoruz. Bu ifadenin ‘emniyet verme’ anlamına geldiğini söylediniz, Hz. Musa, Hz. İbrahim vb. peygamberler döneminde de mi bu kavram (emniyet verme anlamında) kullanılmıştır?

Alparslan Kuytul: Bu kavram dil değiştiği zaman değişecek bir şey değildir. Yani Allah Azze ve Celle onu tercüme ederken o dillerde belki başka kelimeyle ifade ediyordu ama onu Kur’an’da Arapça olarak bize hitap ediliyor. Böylece Allah’ın istediği insan modelini anlamış oluyoruz. Elbette daha öncesi de böyleydi. Yani Hz. Adem’den itibaren de Allah’ın istediği insan modeli, iman eden insan modeliydi. Yani etrafına güven veren, kendi de güven içinde olan, emniyet hisleriyle rahat, huzurlu bir şekilde yaşayan ve çevresini de bu şekilde rahatlatan, komşusunu da toplumunu da rahatlatan, anarşistlik yapmayan, hırsızlık yapmayan, emniyet hisleri veren insan istediğini belirtmiştir. Allah o zamanda aynı insan modelini istediği için aynı şekilde hitap ediyordu. Mesela Yahudilerden o zaman iman edenler, neye iman etmiş oluyorlardı? Allah’ın onlara Tevrat ile göndermiş olduğu iman esaslarına, dolayısıyla onlarda iman etmiş oluyordu. Zaten imanın şartları yani iman etmemiz gereken meseleler değişmez. Tüm peygamberlerin iman ettiği esaslar aynıdır. Hz. Adem’in de iman ettiği esaslar, bizim iman ettiğimiz iman esaslarıdır. Hz. Adem’den Peygamberimize kadar gelen bütün peygamberlerin insanlara öğrettiği iman esasları aslında aynı iman esaslarıdır. Dolayısıyla hepsi de iman edenler sınıfına girmiş olmaktadır, o esasları kabul edenlerdir.

SORU 4: Peki hocam, böyle bir imanı elde etmenin yolu nedir?

Alparslan Kuytul: Aslında peygamberimizin şu hadisi imana ulaşmanın yolunu gösteriyor; Ebû Hüreyre Radıyallâhu Anh anlatıyor: "Resûlullah Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz buyurdular ki: "Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun." "Sen de mi, Ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular. "Evet, ben de bir miktar kırat mukabili Mekke ehline koyun güttüm." dedi." [Buhârî, İcâre 2; Muvatta, 18 (2, 971); İbnu Mâce, Ticârât 5, (2149).] Demek ki imana ulaşmanın yolu budur.

Allah Azze ve Celle, Peygamberlerine peygamberlik vermeden evvel onlara, çocuklarında ya da gençliklerinde çobanlık yaptırmıştır. Çoban ne yapar? Dağ başında, insanlardan uzak hayvanlarla birlikte, tabiatın içerisinde sakin bir hayat yaşar. Yani bol bol gökyüzünü izler, bol bol çiçeklere bakar, hayvanlara bakar, her gün sabah olur akşam olur, bu düzenin devam edip gittiğini hiç bozulmadığını bizzat gözleriyle müşahede eder ve boş olduğu içinde bunlar üzerinde düşünmeye fırsatı vardır. Fırsat bulmaktadır ama şehir insanı böyle değil, şehir insanı çok yoğun bir hayat yaşıyor o yüzden de birtakım şeyleri düşünemiyor, düşünemeyince de o istediği imana kavuşması mümkün olmuyor. İşte böyle bir imana ulaşmak için insanın biraz sükûnete, sakin bir hayata ihtiyacı var.

Ben İslam davetçilerine şunu tavsiye ederim; eğer bir insanı kısa yoldan kazanmak, onun imanına vesile olmak, bir insanın Müslüman olmasına vesile olmak gibi bir şerefe erişmek istiyorlarsa, onları alsınlar şehir dışında bir yere götürsünler. Yani sakin bir yerde onlarla oturup orda sohbet etsinler. Çünkü şehrin gürültüsü, yoğun hayatı içerisinde insanlar düşünemiyor, belki bakıyor ama görmüyor.  Belki kulağı işitiyor ama aslında bir şey anlamıyor.

Peygamberimiz dağa çıkıyordu hani Hira dağına çıkıp oradan aşağıya bakıyordu. Allah’ın kudretini görüyor ve sakin bir ortamda düşünme imkânı buluyordu. İşte hakiki imana ulaşmak bu yolla olur. İnsan tefekkür ederek, varlıklar üzerinde derin derin düşünerek, her gün sabah olduğunu akşam olduğunu, gece yıldızları gündüz diğer varlıkları görerek, her bir çiçek nasıl oluyor, bir hayvan nasıl doğuyor, bir insan nasıl doğuyor? Bütün bunları sürekli düşünerek insanda hakiki iman meydana gelmeye başlar. Allah’ın kudretini hisseder. Bu nasıl bir kudret, bu nasıl bir ilimdir?

İnsanların, Allah’ın gücünü, kudretini hissedebilmesi, bunu derinden anlayabilmesi ancak varlıklar üzerinde tefekkür etmekle mümkündür. Bu ilk zamanlarda çok yapılmalı, bu noktaya geldikten sonra artık her baktığında Allah’ı görecek, her baktığında harikaları görecek, subhanellah diyecek bir hale geldikten sonra da bunu azaltabilir, doğrudan doğruya Allah’a yönelebilir. Yani varlıklardan, o varlıkları yaratana ulaşma aşamasına geçebilir. Daha doğrusu Allah’ı zikretmeye ve onunla birlikte olabilme noktasına gelebilir. Ama bu işin başlangıcı evvela varlıklar üzerinde çok düşünmektir. Bugün belki bu imkânımız az olabilir ama yine de çevremizde bir sürü varlık var. Tabiatın içinde olamasak ta sonuçta dünyadayız ve etrafımızda bir sürü çiçek var, her gün yediğimiz içtiğimiz bir sürü şey var. Elmayı yerken biraz bakıp düşünelim, portakalı soyarken biraz bakıp düşünelim, içtiğimiz suyu biraz düşünelim, bastığımız toprağa bakıp düşünelim, gökyüzüne bakalım, kendimize bile baksak elimize, ayağımıza, saçımıza ,tırnağımıza baksak bu kalp, ciğer, dalak, böbrek nasıl çalışıyor? Vücudumuzun içerisinde kaç bin km damar, şu kadarcık bir kalp her tarafa nasıl bu kadar kanı pompalıyor? Aslında düşünecek olsak, her şey o hakiki imana dönüşmesi için bir vesiledir. Tabiata çıkayamayanlar, hayvanlar alemini anlatan, gökyüzünü anlatan belgeselleri izleyerek çok harika güzel belgeselleri izleyebilirler. Bu belgeseller insanın imana ulaşmasına vesile olur, imanı kuvvetlenir, Allah’a yönelir. Allah’ın ilminin sonsuz olduğunu anlar. Bu kadar varlıkları yaratan, öldüren, tekrar yaratan tekrar öldüren bu nizamı sürekli devam ettiren, hepsinin rızkını veren Allah’ı tanır. Denizin dibindeki balığında, toprağın içindeki solucanında, gökteki kuşun da hepsinin rızkını veren bir Allah bunca galaksiler, bunca yıldızlar bunların hepsini idare eden, bunların çarpışmasını engelleyen bir Allah’tır.  İnsan bunu görüp düşündüğü zaman imanı kuvvetlenir. Allah’ın ilmini, Allah’ın kudretini, Allah’ın rahmetini anlar, Allah’ın sanatını görür ve kendinde kuvvetli bir iman hasıl olur. İnsanlar çevresine bakmayınca, tefekkür etmeyince, akletmeyince Rabbi ile olan münasebeti bozuluyor ve Rabbini unutmaya başlıyor ve o iman hasıl olmuyor. 

Allah Azze ve Celle Haşr suresi 19. Ayette: “Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın” buyuruyor. Demek ki Allah’ı unutmak diye bir şey var, bu nasıl oluyor? Artık gözü var görmüyor, kulağı var işitmiyor, kalbi var anlamıyor bu hale gelince artık o Allah’ı unutuyor. Yani bir çiçeğe baktığı zaman, ne güzelmiş diyor ama onu yaratanı görmez hale geliyor. Böyle insanlar Allah’ı unutmuş insanlardır.  Eğer bunları o yoğun hayatın içinden ya da o kötü hayatın içinden çekip şöyle bir kenara, bir tabiatın içine birkaç saat bile olsa götürebilsek aslında büyük bir hizmet yapmış oluruz. Belki de aklının başına gelmesini ve unuttuğu Rabbini hatırlamasına vesile olmuş oluruz. Buna çok önem vermek lazım. Tefekkür etmelerini sağlamalıyız ve bizde tefekkür etmeliyiz. Tefekkür olmadan mârifetullah olmaz. Yani Allah’ı tanıyamayız. Allah’ın varlıklarını düşünmeden Allah’ın bunca yarattığı şeylerdeki harikaları görmeden Allah bilgisine, Allah’ı tanımaya mârifetullaha ulaşamayız. Mârifetullah’a ulaşmayınca Muhabbetullah’a (Allah sevgisine) da ulaşamayız. Allah sevgisine ulaşamayan insanın Allah’a itaat etmesi de ibadet etmesi de zor olur. Allah yolunda mücadele etmesi, Allah yolunda cihad etmesi, malını vermesi, zekât vermesi hepsi zorlaşır. Yani namaz da oruçta, haramlardan uzak kalmakta, farzları yapmakta kısaca her şey zor gelir. Aslında bunun sebebi; hakiki imana ulaşmamış olmasıdır. Onunda sebebi; tefekkür etmemesidir. İşte işin başı tefekkür, o yüzden tüm peygamberlere Allah çobanlık yapmıştır. Tüm peygamberlere önce kâinat kitabını okuttu. Baktılar, baktılar… ondan sonra görmeye başladılar.

Allah-u Teâlâ Hz. İbrahim'den bahsederken En’am suresi 75. Ayette buyuruyor ki: “Böylece İbrahim'e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.” İbrahim bununla İbrahim oldu yani göklerdeki, yerdeki harikaları görünce büyük bir imana sahip oldu ve Nemrut’a karşı koyabildi. Eğer o iman olmasa tarihin en büyük diktatörlerinden biri olan Nemrut’un karşısında böyle yiğitçe davranabilir miydi? Yani tefekkür olmadan hakiki imana ulaşılamıyor.

SORU 5: Hocam, biraz özel olacak ama merak ettiğim için soruyorum. Cezaevinde bulunduğunuz süreçte dört duvar arasındaydınız. Özellikle somut olarak orada, böyle tefekkür ettiğiniz bir şey oldu mu?

Alparslan Kuytul: Evet. Dört duvar arasındaydım, pencereden gökyüzünün bir kısmı görünüyordu. Bazen kuşları izliyordum, bazen çatının üzerine ekmek atıyordum, kuşlar ekmekleri yerken onları izlerdim, zaten çiçek, ağaç vs. öyle şeyler yok. Yani ne odanızın içerisine izin veriyorlar ne de havalandırmaya onlar yasaktı. Çiçek göremiyorsun, ağaç göremiyorsun, yeşil bir şey göremiyorsun sadece bakabildiğiniz kısımdan gökyüzü, uçan kuşlar olursa, tabii kuşları beklemeniz lazım, bazen denk geliyordu. Kurumuş ekmekler oluyordu veya fazla bulgur pilavını ekmek ile karıştırıp kuşlara atıyordum. Bu şekilde onları izliyordum. Ali ile beraber kalırken, Ali o işleri daha çok yapardı. Ali gittikten sonra kuşları beslemek bana kaldı. Orada da tefekkür edebileceğimiz çok şey var. Mesela gelen meyvenin üzerinde, satın aldığınız şeyler üzerinde tefekkür etmeniz mümkündü. Aslında bize insanın kendisi yeter. Benim çocukluğumdan beri böyle bir yönüm var. Varlıklar üzerinde çok fazla etmesem de ben en çok Rabbimin davasına nasıl hizmet edebileceğim üzerinde kafa yoruyordum.

SORU 6: Hocam, mesuliyet deyince aklımıza ümmetimiz geliyor ama hem Allah’a mesuliyet hem de ümmetimize karşı görevlerimiz anlamında iman eden bir kimse nasıl bir mesuliyet altına girmiş oluyor?

Alparslan Kuytul: Aslında kanaatimce bu konuyu, bir başka programda ele almak daha uygun olur. Çünkü bu başlı başına bir konudur. Şimdilik şu kadarını söyleyeyim. İman insana mesuliyet duygusu kazandırır. Kazandırmıyorsa o iman, iman değildir.

İman, insana nasıl mesuliyetler kazandırıyor? Mademki iman etmiş, o zaman Rabbine karşı ve yaratılmışlara karşı birtakım sorumlulukları vardır. Allah’a karşı sorumluluk; insanın Rabbine her zaman itaat etmesi, O’na ibadet etmesi, Allah’ın dünyasında yaşadığını unutmaması, Allah’ın dünyasında O’nun dışında başka bir otoriteye izin vermemesi hem kendi hayatında hem toplumsal hayatında Allah’ı tek hâkim makamına getirmesidir. Mademki ‘Allah’a iman ettim’ diyor, o halde Allah’tan başka bir otorite kabul etmemesi, Allah bir şey dediği zaman sadece onu kabul etmesi onun dışındakileri reddetmesi, şirki reddetmesidir. Yani imanının şirksiz bir iman olması, safi bir iman olması. Evvela ilk sorumluluğumuz budur.

Yani Allah’a karşı olması gerektiği şekilde iman. Ve Allah’a karşı yapmamız gerekenleri, farzları yerine getirmek ve Allah’ın haram kıldıklarından uzak durmak ve Allah’ın istediği gibi bir medeniyet meydana getirmek. İnsanın Allah’a karşı sorumluluğudur. Allah-u Teâlâ Hud 61. Ayette “O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür sürenler kıldı” buyuruyor. Demek ki insanın mesuliyeti yeryüzünde bir medeniyet getirmektir. İnsan, Allah bir şeyi farz kıldıysa o farzı yeryüzünde yerleştirmekle sorumludur. Allah bir şeyi haram kıldıysa o haramları yeryüzünden kaldırmakla sorumluyuz. Madem ki “Allah’a iman ettik, O’ndan başka ilah yok, O’ndan başka otorite yok dedik, La İlahe İllallah dedik, O’ndan başka itaat edilecek makam yok dedik, o halde O’nun dışında eğer başkaları, Allah’a rağmen, Allah’ın kitabına aykırı bir şekilde kendisine itaat edilmesini bekliyorsa onu reddetmek bizim sorumluluğumuzdur.” İnsanın yeryüzünde firavunlaşmasını engellemek, Nemrutlaşmasını engellemek, Allah’ın hükümlerinin yeryüzünde geçerli olmasını sağlamak insanın sorumluluğudur.

İnsanın ilk sorumluluğu; kendi özel hayatında, aile hayatında, toplumsal hayatta ve tüm dünyada tevhide iman etmesi, yeryüzünde tevhidin hâkim olmasını sağlaması ve Allah’ın her konuda hakimiyetinin gerçekleşmesidir. Çünkü, dünya Allah’ındır. Dünya O’nun ve O’nun dediği olmalıdır. Ve en iyi bilen O’dur. İşte ilk sorumluluğumuz Allah’ın yeryüzündeki hakimiyetini sağlamaktır. Allah’ı göklere hapsetmek istiyorlar. Tabiata hükmeden, insana hükmetmeyen bir Allah’a iman ediyorlar. Halbuki Allah, tabiata hükmettiği gibi insanlara da hükmedendir ve kitabıyla bir sürü hükümler göndermiştir. Bir kısmı kitabında mevcut, bir kısmı da peygamberimizin hayatında, O’nun hadislerinde mevcuttur. Dolayısıyla Allah’a ve peygamberine itaatle emir olunuyoruz. Yani Kur’an ve sünnetteki hükümlerin yeryüzünde hâkim olmasını sağlamakla mükellefiz. İlk sorumluluğumuz budur.

Sunucu: Hocam, yani ‘iman ettim diyen’ kişi aslında bunu mu söylemiş oluyor?

Alparslan Kuytul: Evet. “La İlahe İllallah” diyorsunuz ve “Ben Allah’tan başka ilah tanımıyorum” diyorsunuz. Allah’tan başka ilah tanımıyorsanız, Allah’tan başka bir otorite tanımıyorsanız bunun manası nedir?  Allah’ın dediği olacak, tek otorite Allah olacak, insanlar Allah’a itaat edecek. Devletin başındakiler de Allah’a itaat edecekler, ben de Allah’a itaat edeceğim. Onlar da Allah’ın kulları, biz de Allah’ın kullarıyız. Manası budur.

La ilahe illallah diyen insan aslında “Allah’ın dışında bir otorite tanımıyorum, bir tek O’na itaat ederim’ demiş oluyor. O’nun dediği gibi yaşarım, O’nun dediği gibi giyinirim, O’nun dediği gibi yemek yerim, O’nun dediği gibi çalışırım, O’nun dediği gibi para kazanırım, O’nun dediği gibi savaşırım, O’nu dediği gibi barış yaparım, O’nun dediği gibi suçlulara ceza veririm, O’nun dediği gibi mirası taksim ederim, O’nun dediği gibi evlenirim, O’nun dediği gibi boşanırım. Her şeyimde, hayatımın her alanında Allah hâkim olacak. O’ndan başka ilah, otorite tanımıyorum” demiş oluyor. La İlahe İllallah, dinin ilk kelimesi ve Müslüman olmanın yoludur. La İlahe İllallah, bize mesuliyetimizin de ne olduğunu gösteriyor. Demek ki sorumluluğumuz; Allah’tan başka hiçbir ilah tanımamak, ilahlık taslayanları da reddetmek ve onlara karşı da mücadele etmektir. Allah’ın yeryüzünde hâkim olmasını sağlamaya çalışmaktır.

Allah istese bunu yapamaz mı? Elbette yapar. Allah isteseydi tüm dünya Müslüman olurdu. Allah isteseydi insanları melekler gibi yaratırdı. Allah, bu dünyada mücadele olsun istiyor. Kim cennetlik kim cehennemlik olacaksa her şey ortaya çıksın. Herkes layık olduğu şekilde yerini bulsun ve müminler kafirlere karşı mücadele etsin. Hem derecelerini yükseltmiş olsunlar hem kabiliyetlerini de geliştirmiş olsunlar hem de Allah’a samimiyetlerini ispatlamış olsunlar ve Allah Azze ve Celle onlarla kendi dinini kendi nizamını yeryüzüne hâkim kılmış olsun. Allah, bu görevi Müslümanlara vermiştir. Yani istese bunu doğrudan doğruya kendisi yapar. Ama dünya imtihan dünyası olduğu için, bu görevi de Müslümanlara, bu ümmete vermiş ve bu ümmet yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetini sağlamakla mükellef olmuştur. İlk sorumluluğumuz budur. Doğru inanmak, farzları yerine getirmek, haramlardan kaçınmak, bir medeniyet kurmak ve bu İslam medeniyetinin yeryüzüne hâkim olmasını sağlamak, böylece tüm insanlığın adalete kavuşmasını temin etmek, insanın, daha doğrusu Müslümanın ilk sorumluluğudur. İnsanın ilk sorumluluğu Allah’tan başka ilah, Allah’tan başka bir Rab tanımamaktır. Bunu kabul ettiği zaman, Allah’tan başka ilahları reddederse gönderdiği peygamberleri kabul eder, kitabı kabul ederse, artık bir Müslümandan beklenmesi gerekenler ondan beklenmeye başlanır. Yani bir insandan evvela iman beklenir, iman ettikten yani Müslüman olduktan sonra da artık onun yapması gerekenler vardır, sorumlulukları vardır.

Sunucu: Hocam, bazı insanlar, ‘Allah'ın dünyasında Allah'ın dediği olmalıdır’ dendiği zaman ‘zaten Allah'ın dediği oluyor’ diyor. Az önce ifade ettiğiniz gibi ‘Allah'ın hakimiyetinin insanlar tarafından gerçekleştirilmesi’ meselesini duyuyoruz. Burada aslında açıklık getirmiş oluyorsunuz. Yani hakimiyet manasında, gökyüzünde olduğu gibi yeryüzünde de Allah’ın emirlerinin geçerli olması anlamında Allah'ın dediği olmalıdır.

Alparslan Kuytul: Evet. Benim bu ‘Allah'ın dünyasında Allah'ın dediği olmalı’ sözüm iddianameye bile girmiş, iddianamede savcı; “Bunlar sanki Malik-ül mülk olan Allah'ın dediği olmuyormuş gibi böyle diyorlar” diyor. Savcı ya ‘göklerde Allah'ın dediği olmuyor mu, tabiat hadiselerini kim yapıyor, Allah yapmıyor mu, zaten O’nun istediği gibi olmuyor mu?’ demek istiyor ya beni anlamıyor ya da anlamak istemiyor. Elbette ki tabiat hadiselerini Allah yapıyor. İyi ki de ona gücünüz yetmiyor yoksa tabiatı da bozarsınız. Yani bir bakardık ki günler değişmiş, geceler değişmiş, mevsimler değişmiş, her şey altüst olmuş, insanoğlu neye elini vursa orayı perişan ediyor, ifsat ediyor. Sanki ben o sözümle Allah'ın tabiata olan hakimiyetini kastediyormuşum gibi. Elbette ki Allah tabiata hâkim ama tüm evrene, tüm uzaya hâkim olan Allah, şu dünyada insanı imtihan için yarattığından dolayı burada Allah'ın hakimiyetini gerçekleştirme işini insana bırakmıştır. Yani tabiata zaten kendisi hakimdir ama burası imtihan dünyası olduğundan yeryüzünde Allah'ı hâkim kılacak mıyız, kılmayacak mıyız? Allah'ımı hâkim kılacaklar, kendilerini mi hâkim kılacaklar, işte insanoğlu burada imtihandadır.

Alman filolog, filozof Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin bir sözü var: “Zenginler fakirlere Tanrı’dan başka bir şey bırakmadılar" diyor. Yani zenginler fakirlere dini kullanarak, din ile kilise yolu ile insanları uyutarak onlara ‘kiliseye gidin, Allah’a ibadet edin’ diyorlar. Kendileri dünyada hâkim durumdalar, çok lüks hayatlar içerisindeler ve fakirlere de bunu yol olarak gösteriyorlar. Nasıl ki zenginler fakirlere tanrıdan başka bir şey bırakmadılarsa, bazı idarecilerde Allah'a gökyüzünden, tabiattan başka bir şey bırakmadılar. Yani ‘Allah gökleri idare etsin, tabiat olaylarını idare etsin, insanlara karışmasın’ dediler. İnsanlara karışmayan bir Allah, tüm evreni idare eden Allah, ama insanı başıboş bırakmış olan bir Allah olsun istediler. Allah'ın kitabı var. O zaman kitabı niye gönderdi? Kitapta hükümler var. O zaman bu hükümler niye var? Aslında anlamazdan geliyorlar. Allah'ın hakimiyetini tabiatı hakimiyeti gibi anlıyor.

Allah elbette tabiata hâkim. Bu Mekke putperestlerinde de olan bir inançtır. Bütün tarih boyunca Nemrutta, Firavun da buna inanıyordu. Tarih boyunca hiç kimse ‘tabiatı ben idare ediyorum’ demedi. Firavunlar, Nemrutlar insanları idare etmeye kalktılar, o yüzden Firavun, Nemrut oldular. İnsanları idare etmek suç mu? İnsanları idare ederken Allah'ın kanunlarını hesaba katmadan, kendi kendine kafasından çıkardığı kanunlar ile ya da esaslarla insanları idare etme işini Firavun yaptı, Nemrut yaptı. Allah'ın hakimiyeti derken burada doğru anlamak lazım. Allah’ın hâkimiyeti derken tabiattaki hakimiyeti kastetmiyoruz. İnsanların üzerindeki hakimiyeti yani yeryüzünde yaşayan insanoğlunun Allah'ın koyduğu esaslara göre yaşamasını kastediyoruz. Yani kendi özel hayatımıza da aile hayatımızda da devlet hayatında da… Çünkü hiçbirimiz Allah'tan daha iyi bilemeyiz ve hiçbirimiz Allah gibi yetkili değiliz. O halde tabiatta Allah'ın dediği olduğu gibi, hayatımızda da toplumumuzda da Allah'ın dediği olmalıdır. Eğer idareyi Allah'a bıraksaydılar, Allah'ın dediği gibi bir medeniyet kursaydılar. Bugün bu halde olmayacaktık. Tüm kâinatı mükemmel idare eden Allah, elbette ki insanı da idare etmekten aciz değildir. Bütün varlıklara bakın, ne kadar güzel idare ediyor, hiç bozulmayan bir nizam kurulmuş, bütün kâinata sonsuz bir ilmi ve kudreti olduğu açıkça meydandadır. Böyle bir zatın insanı idare edememesi yanlış kanunlar koyması mümkün müdür?

Sunucu: Hocam müsaadeniz ile, izleyicilerden gelen yorumların birkaç tanesine de yer vereyim. Ali Ata isimli izleyicimiz ‘şükürler olsun ben de iman ettim. Önce Rabbimin rızası ile sonra vesile olan hocamızdan Rabbim razı olsun, tüm kardeşlerimize selam olsun’ demiş.

Alparslan Kuytul: Çok teşekkür ediyorum. Ben çok mutlu oldum. Ali kardeşimizin iman etmesinden daha evvel de haberim vardı, kendisini ateist olarak tanımlıyordu, sonra Allah nasip etti, iman etti. Buna vesile olduysam bu benim için büyük bir şeref, eşinin de örtündüğünü duydum, bundan dolayı da çok mutlu oldum.

Sunucu: Gaziantep'ten de bir yorum var hocam. ‘Gaziantep'ten hocamıza selamlar, evlerde karantinada olmak sizin bu güzel programlarınızla dayanılır hale geliyor’ demişler.

SORU 7: Hocam konferanslarınız da sürekli bahsettiğiniz bir konu vardı “Hakiki iman…” Hakiki iman nedir? İman derecelendirilebilir mi? Hakiki imana ulaşmanın yolları nelerdir?

Alparslan Kuytul: İmanı üç kısma ayırabiliriz;  

  1. Taklid-i iman,
  2. Tahkik-i iman,
  3. Hakiki iman.

Taklidi iman; çevreden duyduğu, gördüğü kadarıyla başkalarını taklit ederek ve herkes öyle dediği için kendisinin de onu kabul etmesi, tasdik etmesidir. Elbette ki %100 olmak şartıyla yoksa iman sayılmaz. Mesela Allah'ın varlığı, ahiretin gerçekleşeceği ve diğer iman esaslarına iman ederken %100 olmak şartıyla bu kişi iman etmiş sayılır. %99 inansa, %1 olmama ihtimali var gibi düşünse bu kişi kafir sayılır. Şüphe küfürdür. İman, %1 şüpheyi dahi kabul etmez. Allah Azze ve Celle, %100'e ulaştığı zaman bu kişi iman etmiş, daha doğrusu inanmış Müslüman olmuş sayılır. Ve bunu kendisi araştırmalar yapmadan ailesinden, çevresinden duymayla iman ettiyse bu kişinin imanı, taklidi imandır.

Tahkik-i iman; eğer kişi kendisi okuyup araştırmalar yaptıysa, araştırma sonucunda elde edilen ve daha sonra da tefekkür ederek imanın lezzetine ulaştıysa bu da tahkik-i imandır. Yani tahkiki iman da akıl ile araştırmalar sonucunda iman ediyor.

Hakiki iman; daha çok kalbiyle imanın lezzetini almaktır. Artık sadece bilmiyor, tasdik etmiyor aynı zamanda hissediyor. Hakiki iman ne ile mümkün olabilir? Birincisi; tefekkür etmekle, ikincisi; Allah'ı zikretmekle mümkün olabilir.

Taklidi iman ile iman etmiş olan insanın imanı sarsılabilir. Çevresine uyum sağlamış, çevresinden duyduğu için, iman başka bir çevreye giderse böyle bir insan ne olacağı belli olmaz.

Tahkiki iman ile iman etmiş olan insanın imanı daha kuvvetlidir, daha sağlamdır. Çünkü aklını kullanmış, araştırmalar yapmış o şekilde iman etmiş, bu kişinin imanının sarsılması daha zordur ama yine de mümkündür. Bir gün bir insan şeytanı ya da bir cin şeytanı kafasını karıştırabilir, çünkü kendinden daha zeki, daha bilgili insanlar var, bunlar kafasını karıştırabilir. Yani tahkiki iman ile iman eden insanın imanına bir gün şüpheler girebilir, imanını kaybedebilir.

Eğer insanın imanı, hakiki imana ulaşırsa, artık tefekkür, tefekkür… bunun sonucunda adeta Rabbini görüyor gibi olmuş, artık gökyüzüne, çiçeğe, kuşa, sineğe eskisi gibi bakmıyor, her baktığında çok şeyler görüyor. Eğer bu noktaya gelirse imanın lezzetini almaya başlar ve bu kişinin imanı Allah'ın izniyle sarsılmaz. Çünkü bu sadece aklı ile iman etmiyor, aynı zamanda kalbi ile ve hisleri ile iman ediyor. Bu kişinin imanını kimse sarsamaz. O yüzden hakiki imanı hedeflemek lazım.

Özetle diyebiliriz ki hakiki imana ulaşmak için evvela ilmi araştırmalar yapmak gerekir. Bazı zeki insanlar, ilmi araştırma yapmadan hakiki imana ulaşamayabilir. Zeki insanların, bilgili insanların, entellektüel insanların, biraz da şüpheci bir yapısı olan insanların, hemen kabullenemeyen insanların ilmi araştırma yapması şarttır. İlmi araştırma yapacak ama bununla da kalmayacak, tefekkür edecek, varlıklar üzerinde çok derin düşünecek ve artık kalbi ile hissetmeye başlayacak, sanki Rabbini görüyor gibi olacak. Bu mümkün müdür? Mümkündür.

Cibril hadisinde: Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimize insan kılığında gelip “İman nedir?” “İslam nedir?” diye sorduktan sonra, Bir de “İhsan nedir?” diye sormuştur. Peygamberimiz İhsan'ı tarif ederken ‘Allah'ı görüyormuşcasına ibadet etmendir’ buyurdu. Demek ki Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmek mümkündür. O düzeye gelmek mümkündür. Aslında o hakiki imandır. ‘Tabii bir insana, bir derece gösterilmiş ve bu mümkündür’ demek istenmiştir. Yani Allah'ı görüyor gibi olmak mümkün mü? Mümkündür. Bu insana verilmiş çok büyük bir şereftir. Bu gözlerle Allah'ı direk görmek mümkün değil ama Allah Azze ve Celle kendisini görmediğimiz halde görüyor gibi olabilme şerefini bize vermiştir.

İnsanlar Allah’ı görmek ister. Hz. Musa’da Rabbini görmek istedi ve Allah-u Teâlâ Ârâf 143. Ayette “(Allah:) 'Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin.' Rabbi dağa tecelli edince, onu param parça etti. Musa bayılarak yere düştü.” Yani Musa Aleyhisselam gibi büyük peygamber bile ‘Allah'ı görmeye dayanamazsın’ cevabıyla muhatap oluyor. İnsanların elbette ki bu gözler ile Allah'ı görmeleri mümkün değildir. Ama Allah'ı görüyor gibi olmak mümkündür. Allah'ı görmek, cennete girersek inşallah, cennette mümkün olacak. Ayın 14'ünde ayı gördüğümüz gibi, Rabbimizi de açık seçik bir şekilde göreceğiz. Bu dünyada Allah'ı göremeyiz ama Allah'ı görüyor gibi olabiliriz. İşte bu da hakiki imana ulaşınca oluyor. Hakiki imana ulaşmak da tefekkür sonucunda oluyor. Tefekkür, tefekkür… hem Allah'ın birinci kitabı üzerinde tefekkür yani tabiat üzerinde, varlıklar üzerinde hem de ikinci kitabı yani Kur'an-ı Kerim üzerinde araştırmalar yapmak, Allah'ın ayetlerindeki harikaları görmekte, insanın hakiki imana ulaşmasını ve imandan lezzet almasını sağlıyor.

Hakiki imana ulaşan insan dünyaya meydan okuyabilir. Peygamberlerin hepsinin dünyaya meydan okuduğunu görüyoruz. Hud suresi 121. Ayette Allah-u Teâlâ Peygamberlerine ve Müslümanlara “İman etmeyenlere de ki: 'Yapabileceğinizi yapın; elbette biz de yapacağız” diyorlar. Peygamberler Firavunlardan, Nemrutlardan nasıl hiç korkmuyor? Hakiki imanı ulaşmış, imanın lezzetini almış, Allah'ın gücünden, kudretinden ve kendisinin de Allah yolunda olduğundan, doğru yolda olduğundan öyle emin ki, tüm dünyaya meydan okuyabiliyor. İşte hakiki iman, dünyaya meydan okutturur. Hakiki iman kimseden korkmamanı sağlar ve bu mümkündür. Bunun da yolu tefekkür ile başlar. Kur'an üzerinde tefekkür ve varlıklar üzerinde tefekkür ve sonra Allah'ı bol bol zikretmek. İlim ve zikir, bu ikisi Seyri İllallah'ın (Allah'a doğru yürümenin, Allah'a ulaşmanın) yollarıdır, rükünleridir.  Yoksa Seyri İlallah mümkün olmaz.

SORU 8: Hocam, Hakiki iman ile o bahsedilen Müslüman şahsiyeti ortaya çıkabilir mi?

Alparslan Kuytul: En güzel şekliyle, Allah'ın istediği mümin modeli, hakiki iman ile mümkün ama o düzeye gelmemiş olan bir müslüman'da da Kur'an'da anlatılan Müslüman modelinin birçoğu vardır. Yani Kur'an'ın anlatmış olduğu müminlerin özellikleri nelerdir? Müminlerde olması gereken sıfatlar nelerdir? Onların özellik ve sıfatların bir kısmı hakiki normal Müslüman da olabilir, bir kısmı da var ki ancak hakiki imana ulaşınca ortaya çıkar, görülür. Her özellik, her mümin de oluşmaz. Kişinin iman derecesine göre, Kur'an'da anlatılan özellikler kendisinde hasıl olmaya başlar. Ne kadar imanı var ise o kadar Kur'an'ın anlattığı insan modeli, Müslüman modeline sahip olmaya başlar. Mesela tahkiki imana sahip ama hakiki imanı ulaşmamış olan bir Müslüman, bir mümin o da Kur'an'da anlatılan müminlerin özelliklerinden bir kısmına sahiptir. Ama hakiki imana ulaştığı zaman tamamına sahip olmaya başlar.

SORU 9: Hocam biraz önce iman esaslarından bahsetmiştiniz. Toplum olarak da iman esaslarını biliyoruz, say dendiği zaman sayabiliyoruz. İşte Allah'a iman, meleklere iman, kitaplara iman peki bunlara sadece inandım (Ahirete iman ettim, melekler, peygamberlere iman ettim) demek yeterli midir? Yoksa bunun bir gerekliliği var mı, bu iman esasları ne yapmamızı gerektiriyor?

Alparslan Kuytul: Kur'an-ı Kerim'de sürekli olarak iman ile amel birlikte zikredilir. "İman edip salih amel işleyenler," sürekli bu şekilde geçiyor. Demek ki imanın gereği salih ameldir. İnsani iman esaslarını iman etmesi gerektiği şekilde kabul ettiyse, bu iman onu tümden cehennemden kurtarmıyor, ebedi cehennem den kurtarıyor. İman ehlinden olduğu için ebediyen cehennemde kalmıyor. Sadece iman etmesi gerektiği şekilde iman etmiş ama amel işlemiyor, farzları yapmıyor, haramlardan kaçınmıyor, haramları işliyor bu insan cehenneme girer ama ebediyen cehenneme girmez. O inancı sayesinde, o imanı sayesinde ebedi cehennemden kurtulur. Peygamberimiz bir hadiste “Lâ ilâhe illallah diyen cennete girecektir” (Taberâni) buyuruyor. Bu cehenneme girmeyeceğini göstermez. Cennete girecek ama iman etmesi gereken esaslara iman ederse, ebedi cehennemden kurtulmaktadır, hiç cehenneme girmeyeceğini göstermez. Farzları yapmıyor, haramları yapıyor elbette ki bunun hesabını verecek, tövbe eder, Allah bağışlar. Ondan sonra Rabbin kıyamet gününde onun hesabını sormaz. O Allah'ın bileceği iştir. Burada kuralını söylüyoruz. Yani iman yetmez.

Bugün iman ettim diyenlerin birçoğu aslında iman etmesi gerektiği şekilde iman etmiyor. Mesela ‘Allah'a iman ettim’ diyor ama nasıl iman ediyor? Allah'ın varlığını ve birliğini kabul ediyor, bu iman değildir. Allah'ın varlığını birliğini kabul ediyorsun da Allah'ı tek ilah olarak kabul ediyor musun? Asıl bundan sorumluyuz. Allah'ın varlığını, birliğini putperestler de kabul ediyor. Zaten Kur’an-ı Kerim Ankebut 61. Ayette “Andolsun, onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?' diye soracak olursan, şüphesiz: 'Allah' diyecekler” buyuruyor. Putperestler çocuklarına Abdullah ismini veriyorlar, Kâbe’ye “Beytullah” diyorlardı. Bunlar Allah'ı inkâr etmiyorlardı. Allah'a iman bu değildir. ‘Allah'ın varlığı ve birliği her şeyin yaratanın Allah olduğu ve tek yaratıcı olduğu’ bu yetmez. Böyle bir iman putperestlerde de var. İslam buna bir şey ilave etmek için geldi. Allah, tek yaratıcı ama aynı zamanda tek kanun koyucu, tek otorite yani sadece sizi yaratan rızkınızı veren değil, aynı zamanda hayatınıza karışan, hayatınıza hükmeden, size kanunlar gönderen bir Allah. Yani illa sadece Hâlıg (yaratan) değil aynı zamanda ilahi otorite sahibidir. Mesela Allah'ın isimlerinden biri el-Hâkim, Allah hüküm koyandır. Hikmet ile hüküm koyandır. Her hükmünün bir hikmeti vardır. Allah'ın bir ismi de el Melik, Allah hükümdardır, kâinatın da insanlarında hükümdarıdır. Bugün birçokları sanki Allah kâinatın hükümdarı ama insanların hükümdarı değil gibi inanıyor. Allah'ın hüküm koyduğu bir meselede başkası hüküm koyamaz. Allah eğer hüküm koymadıysa ya da peygamberi bir hüküm koymadıysa, o zaman insanlara yetki verilmiştir. O meselede hüküm koyabilirler. Allah ve Resulü hüküm koyduysa insana düşen Allah'a ve peygamberine itaat etmektir. Çünkü onu Allah'tan daha iyi bilemeyiz yani böyle bir Allah'a iman etmeyen, Allah'a iman etmemiştir. Sadece yaratıcı, kâinatı idare eden bir Allah ama insanı idare etmeyen bir Allah, o Allah, Allah değildir. İnandım diyenlerin salih ameller işlemeleri gerektiği gibi. Allah'a inandım diyor ama onun inandığı Allah, insanlara kanun göndermemiş olan, kanun koymayan Allah. O Allah, Allah değil ki. Çünkü Allah kanun gönderdi. Bizim inandığımız Allah, kitabı ile kanunlar gönderdi.

Nasıl bir kitaba iman ediyor? İnandığı Kur'an, ibadet ve ahlak kitabı olduğu gibi aynı zamanda devlet kitabı, insanların hayatına kanunlar koyan bir kitap, haramlar koyuyor, farzlar koyuyor, medeniyet esasları koyuyor ve peygambere itaati de emrediyor. ‘Gerisini de peygamberden alın’ diyor. ‘Kitaba iman ettim’ diyen insanlar, nasıl bir kitaba iman ediyor? Hayatına karışan bir kitaba mı? Yani kılık kıyafetinden tut yemesine, içmesine, parayı kazanmasından harcamasına, evlenmesinden boşanmasına, devleti idare etmesi ne kadar, savaştan barışa her meselede hükümler koyan bir kitap, böyle bir kitaba iman etmiyorsa, bu kişi kitaba iman etmiş sayılmaz.

Nasıl bir Peygambere inanıyor? Böyle nur yüzlü, sarıklı cübbeli sürekli ibadet edip, Allah'ı zikreden, çok temiz, ahlak sahibi bir insana inanıyor. Elbette böyledir. Peygamberlerin hepsi de böyledir. Ancak bunlar aynı zamanda mücadele eden, inkılapçı, dünyada devrimler gerçekleştirmiş insanlardır. Bütün putları ve bütün şirk çeşitlerinin hepsini yerle bir etmiş, onlara karşı mücadele vermiş, kimi bu yolda başarılı olmuş, kimi olamamış, şehit olmuş ama hepsi de mücadele insanıdır ve peygamberler aynı zamanda başarılı oldukları zaman devlet başkanı da olmuşlardır. Tıpkı Peygamberimiz gibi. Kendisine verilen kitaba göre devleti idare etmişler. Peygamberimiz Kur'an'a göre devleti idare etmedi mi? Yani bir peygambere devlet başkanı, savaşta komutan, mücadele insanı, haramlara muhalif, haksızlıklara muhalif, yanlışlara muhalif, insanların ilahlaşmasına ve ilahlaştırılmasına muhalif bir peygambere inanmayan, peygambere inanmamıştır. Yani iman edecek ama nasıl iman edecek?

Sunucu: Bunu da bize Kur'an söylüyor değil mi?

Alparslan Kuytul: Elbette Allah, kendisini kitapta bize tanıtır. Allah'a nasıl iman etmemiz gerektiğini Kur’an’dan öğreneceğiz. Peygamberimizin yetkisi nedir? Nasıl bir peygambere iman edeceğiz? Kur’an’dan öğreneceğiz. Nasıl bir kitaba iman edeceğiz? Kur’an’dan öğreneceğiz. Bu şekilde bir iman, imandır. Bunun sonunda da bunun gereği olarak amel lazımdır. Amel sahibi olmayan (Farzları yapmayan ya da haramları yapan) kafir olur mu? Bunların hükmünü inkâr etmiyorsa, kafir olmaz. Mesela farzları kabul ediyor ama yapmıyor, kafir olmaz fakat günahkâr olur. Elbette bu farzın terki cehennemi gerektiren bir günahtır, Allah affeder, affeder onu bilemeyiz. Normal şartlarda farzın terki cehennemi gerektirir, tevbe edilmesi icap eder. Allah tevbeleri kabul edendir. Demek ki farzları yapmazsa günah işlemiş olmaktadır ama kafir olmamaktadır. Haramları yaparsa günah işlemiş olmaktadır ama kafir olmamaktadır. Ne zaman kafir olur? Farzların farz olduğunu inkâr ederse, namaz diye bir şeyi kabul etmiyorum derse, başörtüsünün farz olduğunu kabul etmiyorum derse kâfir olur.

Bunların hükmü Kur'an ile sabittir. İnkâr ederse, Kur'an'ı inkâr etmiş olur. Namaz, zekât, oruç, hac gibi ibadetler ya da içkinin, kumarın, faizin, zinanın haram olduğunu ifade eden hükümler, Kur'an'da ve bunun gibi gerek inanç gerek farz ibadetler gerekse haramlar bunlardan birini inkâr etmiyorsa bu kişi Müslümandır. Belki farzı yapmıyor ama kafir değil, günahkardır. Çünkü inkâr etmiyor. Demek ki nasıl iman etmemiz gerekiyorsa öyle iman etmek zorundayız. İmandan sonra da amel etmek gerekiyor. O yüzden Kur’an-ı Kerim sürekli “İman edip salih amellerde bulunanlar…"buyuruyor. Sadece iman demiyor, amelde lazım. Çünkü bu Allah'a karşı kulluk görevimizdir. Allah'ın dünyasında oturuyoruz Allah'ın verdikleri ile besleniyoruz, Allah'a secde etmeyecek miyiz? Allah'ın haramlarına dikkat etmeyecek miyiz? Yalnız inanmak yeterli olabilir mi? İnandım diyor ve Allah'ı tek ilah olarak kabul ediyorsan, o tek ilah, tek otorite olarak kabul ettiğin Allah, sana ‘şunları şunları’ yap diyor. Senin ‘iyiliğin için, şunlardan da uzak dur’ diyor. İman Ehli Bir İnsan! Bunları nasıl olur da hesaba katmaz? Dolayısıyla imanın gereği, ameldir. Ama amel olmadığı zaman insan kafir olmaz. Ehli sünnette amel imandan bir cüz değildir. Doğru olan görüşte budur. Amel yok ise insan kafir olmaz yine Müslümandır, ama günahkardır. Amel imanın bir cüzü değildir ama imanın gereğidir.

SORU 10: Hocam, nasıl bir iman edilmesi gerektiğinden bahsettiniz. Sahabenin imanından bahsedecek olursanız, Sahabe nasıl iman etti ve nasıl bir insan modeli ortaya çıktı?

Alparslan Kuytul: Sahabenin imanı ile bugünkü müslümanın imanı arasındaki fark şunlardan kaynaklanıyor: onlar iman ederken hayatını değiştirme maksadıyla iman ediyorlardı. Sadece inanmak maksadıyla değil, hayatını değiştirmek maksadıyla iman ettikleri için onların her şeyleri değişti. Onlar anadan babadan gördükleri için iman etmiş değillerdi. Ama daha sonraki nesiller anadan babadan gördüğü için iman ettiklerinden, bir tercihte bulunarak iman etmiş olmadılar. Sahabe ise bir tercihte bulundu. Onlar eski inançlarını da eski hayat şekillerini de tümden terk etmeyi göze alarak iman ettiler. Böyle olunca farklı bir insan ortaya çıktı. İman sadece bir laftan ibaret değil, bir inançtan ibaret değil, bir hayat şeklidir. La İlahe İllallah dediği zaman Allah'ın dışında bütün ilahları, otoriteleri terk ettiği, onları reddettiği zaman, artık Allah'ın dediği gibi bir şekilde yaşayacak bunun farkında olarak iman ediyorlardı. O zaman tabiatıyla hayatı değişiyordu. Allah'ı tek otorite olarak kabul ettiği için otorite olarak kabul ettiği zat, kendisine kanunlar koyuyor. Dolayısıyla o da ona göre davranmayı artık kendisine farz olarak görüyor. Çünkü Allah'ı ilah olarak görmüş öyle kabul etmiştir. O’nun emri dışına çıkmıyor. Yani bu bilinçli bir tercihtir.

Daha sonraki Müslümanlar, ailesinden gelen dine inanıyor ve birçoğu bilinçli bir tercihte bulunmuyor ve hayatını değiştirmesi gerektiğini düşünmüyor. Sahabe iman ederken biliyordu ki tüm hayatım değişecek. ‘Ben "La ilahe illallah" dediğim zaman yalnızca bir cümle olarak kalmayacak, tüm hayatımı değiştireceğim’ diyordu. Kılık kıyafetinden tut, farzlara uymaya, haramlardan kaçınmaya varana kadar; yediğine içtiğine evlenmesinden boşanmasına varana kadar hayatımın her alanında hayatımın merkezine Allah'ı koyacağım ve o ne diyorsa ona göre yaşayacağım. Parayı kazanırken de harcarken de onun koyduğu esaslara göre, ceza verecek olursam da onun koyduğu esaslara göre ceza vereceğim veya bana ceza verilecek diyerek sürekli hayatı Allah'ın merkezine oturtma vardı. Sahabe Kur'an okurken hayatını değiştirmek maksadıyla okuyordu. Birçok sahabe bir hafız değildir. Sebebi, elbette herkesin işi gücü var, herkesin o kadar hafızası iyi değil bunlar da birer sebep. Birçoğu hafız olma yaşını geçmişler ama bir sebep de şu; ben daha hepsini ezberleyecek durumda değilim çünkü hepsini tatbik etmedim yaşamadım ki diye düşünüyordu. Mesela gelen rivayetlerden anlıyoruz ki; biz on ayet alırdık ezberlerdik, yaşardık, tatbik ederdik, ondan sonra on ayet daha alır, ezberlerdik yani tümünü baştan sona ezberleme diye bir şey yapmıyorlardı. Aslında sahabe gerek ahkam ayeti gerekse ahlak ile ilgili ayetleri hayatında uyguluyordu. Ondan sonra başka on ayet daha alıyor ezberliyor, onları da tatbik ediyor böyle olunca tamamını ezberleyemeden ölenler çok oluyor. Yani sahabeyi kiram şimdiki gibi bir yılda hafız olmuyor. Yaşaya yaşaya, anlaya anlaya… Böyle olunca hayatı değişiyor, bakışı değişiyor. Sadece kuru bir inanç olarak kalmıyor, o inanç hayatının her alanında tesir ediyor. Artık başkalarının koyduğu esaslara göre değil, Allah'ın koyduğu esaslara göre yaşıyor. Bugün böyle bir insan modeli meydana gelmiyorsa bunun sebebi; bir kere iman ederken bilinçli bir tercihte bulunmama, toplumdan gördüğü için iman ediyor, anne babasından gördüğü için iman ediyor. Araştırma yapmıyor, İslam nedir bilmiyor? Kur'an okumadan iman ediyor ve Allah'ın kitabı dediği şu kitabı bir kez hayatında okumayan birçok Müslüman var. Anlamadan okuyanları kastetmiyorum. Anlayarak yani Türkçesinden, mealinden, tefsirinden okuyanlar o kadar az ki. Müslümanım diyor, ama Kur'an'ı anladığı dil ile bir kez bile okumuş değil. Bir arkadaşından mektup gelse ona okumadan uyumaz ama Rabbim dediği Allah'tan gelen mektubu okumadan yılları geçmiştir. İşte sahabe böyle değildi. Sahabe acaba bugün bir ayet geldi mi? diye merak ederdi. Birbirlerine sorarlardı. Çünkü hepsi Peygamberimiz ile beraber değildi, her saat onunla beraber olamıyorlardı. Ama merak ediyorlardı. Bugün sen Peygamberimizin yanında gez, onun yanında bulun. Yarın da ben.  Bu şekilde sen öğren bana söyle, ben öğreneyim sana söyleyeyim. Böyle bir heyecan, böyle bir istek vardı. Yaşama maksadıyla öğrenme arzusu. Acaba Rabbimiz bize bir şey dedi mi? Bugün Allah'tan bir hüküm geldi mi? Hayatımıza Allah Azze ve Celle yeni bir hüküm koydu mu? Eğer koyduysa haberim olsun ki ona aykırı davranmayayım.

Bugün Müslümanlar ‘Kur’an’ı okuyayım, Rabbimin emirlerine aykırı davranmayayım’ demiyor. Nasıl olacak da sahabe nesli gibi bir nesil meydana gelecek? Tabiatıyla gelemeyecek, sahabe neslinin meydana gelmesi için okuyan, yaşayan insanlar olmamız icap eder. Okumuyoruz, yaşamıyoruz sadece inandık diyoruz ve okuyan da bilgi sahibi olmak için okuyor. Çoğunluk okumuyor zaten okuyan da bilgi sahibi olmak için okuyor. Bu şekilde sahabe nesli gibi bir nesil meydana gelemez.

Bir kısmı okuyor, kendi hayatında da kısmen tatbik ediyor. Ama başkalarına anlatmıyor. Yine sahabe gibi olamaz. Sahabe okuyordu, yaşıyordu, anlatıyordu, mücadele veriyordu. Mücadele vermeden de o nesil meydana gelmez. Ebubekirlerin, Ömerlerin, Osmanların, Alilerin o makama gelmesinde o yaptıkları mücadelenin çok önemli bir tesiri vardır. Mücadele olmadan, yalnızca bilgiyle, kendi kendine ibadetleri yapmayla ne Ebubekir, Ebubekir olurdu, ne Ömer, Ömer olurdu. Sahabe-i kiramın o noktaya gelmesinde yaptıkları mücadele çok önemlidir. Öyle bir neslin meydana gelmesi; bugün okuyan, yaşayan, anlatan bir nesil meydana getirmekle mümkün olacaktır. Çoğu okumuyor, okuyan yaşamıyor, yaşayan anlatmıyor. Bu, o neslin meydana gelmesi önünde en büyük engellerden biridir. O halde çözüm; okuyan, yaşayan, anlatan, mücadele eden bir nesil yetiştirmektir. O zaman Kur'an'ı daha iyi anlayacak ve sindirecektir.

Sunucu: Aslında sahabe Kur’an tamamlanmadan iman ediyor. Efendimizin vefatına kadar ayetler, hükümler peyder pey iniyordu. Daha Kur’an-ı Kerim tamamlanmadan yani hayatlarına dair hangi hüküm ve kuralların geleceğini bilmeden iman etmeleri de onların derecesinin yüksekliğini gösterir mi?

Alparslan Kuytul: Onlar zaten başta “La ilahe illallah” demişler. Her şeye razı olmuşlardı.

Sunucu: Yani bu teslimiyetin göstergesidir.

Alparslan Kuytul: Tabii. La ilahe illallah aslında ‘benim tek ilahım var, o da Allah'tır. Ondan başka ilahlar tanımıyorum, reddediyorum. O ne derse ona itaat edeceğim’ demektir. Zaten başta bunu kabul ediyorsun. La ilahe illallah cümlesini anlayarak söyleyen bir insan için Allah ne derse desin odur. Mesela bize beş vakit namaz emretti, 50 vakit namaz da emredebilirdi. Miraç’ta 50 vakit emretti, sonra 5'e indirdi. Yani beş vakit namaz emredebilir ama 10 vakit ya da 30 vakit emredemez, diyemezsiniz. Allah bana beş vakit namaz emreder, elli vakit olsa emredemez demek, yetkisiz bir Allah'a imandır, bu iman değildir. Yani Allah'ı tam yetkili olarak görmek gerekir.

Sahabeyi kiram; evet daha Kur’an-ı kerim tamamlanmamıştı, yeni birkaç ayet gelmişti ve iman etmeye başladılar. Daha ne geleceğini bilmiyorlar. Allah-u Teâlâ kaç vakit namaz emredecek, zekât ne kadar olacak, oruç ne kadar olacak? Olacak mı, olmayacak mı? Hırsıza nasıl bir ceza verecek? içkiyi haram kılacak mı kılmayacak mı? Zinayı haram kılacak mı? Faizi haram olacak mı? Kumarı haram kılacak mı? Savaşı emredecek mi emretmeyecek mi? hiçbir şey bilmiyorlar ama onlar diyor ki Allah bizden iyi bilendir ve Allah bizlere karşı şefkatlidir, merhametlidir, Allah bizim için kötülük istemez, iyiliğimizi ister. Allah rahmet sahibidir, kaldıramayacağımız yükü de bize yüklemeyecektir. Allah bizden iyi bilir ve bizden daha fazla hak sahibidir, yetki sahibidir, biz ona aitiz. O halde, o ne derse yapmaya hazırız.

Sunucu: Bu durumda hükümler de zor gelmiyor.

Alparslan Kuytul: Tabii, baştan kabullenmişti.

SORU 11: Hocam sahabe bu mücadeleyle sahabe oldu dediniz. Bugün ben müminim dediği halde Allah’ın dini için, Allah’ın davası için mücadele etmeyen bir insanın mümin olduğunu söyleyebilir miyiz? Böyle bir mümin modeli mümkün müdür?

Alparslan Kuytul: İmanı felsefi açıdan ele alan kitaplarda inanç ile imanı birbirinden ayırır. Aslında Hucurat suresi 14. Ayette Allah Azze ve Celle “Bedeviler, 'İman ettik' dediler. De ki: 'Siz iman etmediniz; ancak 'İslam (müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir” buyuruyor. Henüz girmedi ama girecek, ihtimal var demiş oluyor. Bu ayette bedevilerin iman iddiası ret olunuyor.

Peki, bunlar münafık mıydı? İçinde münafık olanlar olabilir ama Allah Azze ve Celle “Müslüman olduk” deyiniz, dediğine göre demek ki bunlar Müslüman. Buradan şunu anlıyoruz; Allah katında İslam ile iman aynı değildir. Yani İslam ile iman aynı mıdır değil midir? Ulema arasında tartışmalıdır ama birçoğuna göre İslam ile iman aynı şey değildir. Kişinin Müslüman olması ile mümin olması farklıdır. İmanın epistemolojisini anlatan kitaplarda hangi aşamalarla imana nasıl ulaşılıyor? Bir kafirin imana ulaşması nasıl olur? Önce hakikate karşı ilgi duyması lazım. Tek ilgi alanı para pulsa, dünyevi arzu ve isteklerse, şehevi arzularıysa Allah buna iman nasip etmez. Önce ilgi duyacak. Hakka karşı ilgi duyacak. Doğru nedir? Ben niye yaratıldım? Ne yapmam lazım? Ölüp gideceğim, bunun sonunda ne olacak? Yani ben bu dünyaya boşu boşuna mı geldim? Önce bir ilgi duyacak, mesela önce hiç inanç yok, sadece ilgi duyuyor, sonra şüphe ediyor. Belki %99 şüphe ediyor, belki %51 şüphe ediyor. Sonra araştırmaları devam ediyor ve şüphelerin bir kısmından kurtuluyor ve zannetmeye başlıyor. Yani iman esaslarının doğru olduğunu zannetmeye başlıyor. Bu %99’a kadar da gider. Yani %99 inanıyorum doğru olduğuna der. Bu da inanç değildir. Sonra %100 ‘e ulaşır. İşte o zaman inanç aşamasına geçmiş olur. Sonra %100’ün de ötesi var. İşte o da imandır. %100’e ulaştığı zaman inanmış olur, Müslüman olmuş olur, ebedi cehennemden kurtulmuş olur. Ama aslında o hakiki iman dediğimiz imana ulaşmamıştır henüz.

İman ile inancın farkı nedir? İnanmış insan, inanılması gerekenlere inanmıştır. Ama o inanç onun hayatını değiştirebiliyor mu? Hayır. Eğer böyle ise inanç aşamasındadır. Henüz iman aşamasına geçememiştir. Allah Azze ve Celle Nisâ 13. Ayette “Ey iman edenler! Allah'a, elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin” buyuruyor. İman etmediysek neden “Ey İman Edenler!” diye hitap ediyor? İman ettiysek o zaman neden “İman edin” buyuruyor? Yani demek isteniliyor ki;

  1. Ey İman ettiğini iddia edenler, imanınızı kontrol edin. Bakın bakalım sizinki iman mı? İman etmeniz gerektiği gibi mi iman ettiniz yoksa yanlış şekillerde mi iman ettiniz?
  2. “İman ettim” diyorsunuz ama imanınızın gereğini yapıyor musunuz?
  3. “Eğer iman ettiyseniz bu imanınızı sürdürün” demektir. “Âminu billeh” bu manaya geliyor.

Yani iman edin; ‘imanınızda daim olun, sürdürün. İmanda istikrarı sağlayın. İmandan dönmeyin’ manasına da gelir. Müslüman olmak, İslam olmak başka, imana ulaşmak başkadır. Müslümanın, iman ile hayatı değişmeye başladığı zaman, iman kalbine girmiş oluyor. Yani inanç aşamasından iman aşamasına geçmiş oluyor. Ve artık imanın lezzetini almaya başlayarak gerçek imana ulaşmış oluyor. İnanç ile iman arasında fark var. Müslüman ile mümin arasında fark var. Kur’an’da bazı yerlerde eş manalı olarak kullanılmaktadır. Bazı yerlerde Müslim, mümin manasında kullanılıyor. Ama farklı kullanıldığı yerler de vardır. İkisinin farklı olduğunu ifade eden yerler de var. O yüzden konuda tartışma var. Tartışma şuradan kaynaklanıyor: Biz Müslüman olan kişiye iman ehli demeyecek miyiz? İman etmemişse o zaman cennete giremez. Cennete girme, ebedi cehennemden kurtulma manasında İslam ile iman aynıdır. Ama imanın ya da inancın derecesini gösterme konusunda inanç ile iman aynı değildir.

İman kalbe girdiği zaman, insanda birtakım şeyler değişmeye başlar. İnanılması gereken esaslara inanmış normal bir Müslümandan farklı olmaya başlar. Hayatı değişir, bakışı değişir. Dün korkuyorsa bugün korkmaz hale gelir, dün cimriyse bugün cömert hale gelir. Dün boş yaşayan bir insansa bugün hayatını değerlendiren, zamanının kıymetini bilen bir insan haline gelir. Demek ki inanç aşamasından iman aşamasına geçmiştir. Dün, inanç aşamasındayken farzları yapmıyorsa, iman ettiği zaman yapar. Dün inanç aşamasındayken haramlardan kaçınmıyorsa, imana ulaştığı zaman kaçınır. Dün inanç aşamasındayken kalbinde Allah korkusunu çok hissetmiyorsa, iman aşamasına ulaştığı zaman bunu çok hisseder. Dün inanç aşamasındayken tabiata baktığında kalbinde Allah sevgisi oluşmuyorsa, iman aşamasına ulaştığında bu sevgi oluşur. Dün ayetler okunduğunda tüyleri ürpermiyorsa, iman aşamasına geçtiği zaman tüyleri ürpermeye başlar. Dün gözünden bir damla yaş akmazken, iman aşamasına geçtiği zaman gözünden yaşlar akmaya başlar. Yani dün cimriyken bugün cömert olur. İman onun hayatını değiştirmeye başlar ise o zaman imandır.

Sunucu: Evet, mücadele de ediyorsa o zaman mümin olmuştur diyebiliriz hocam.

Alparslan Kuytul: Hem işte yaptıklarını en güzel şekilde yapmaya başlıyor hem de yapması gerekenleri Allah korkusuyla ve Allah sevgisiyle yapıyor, kalbinde Allah’ı hissediyor, Allah sevgisini hissediyor, Allah korkusunu hissediyor ve Allah yolunda mücadele ediyor. Bundan da çekinmiyor. Böyle bir insan imana ulaşmıştır.

SORU 12: Hocam geçen hafta imtihan konusundan bahsetmiştiniz, imtihanla ilgili sorularımız olmuştu. Peki, iman hususunda Allah Azze ve Celle’nin insanı tâbi tuttuğu imtihanlar nelerdir? Yani iman hususunda özel imtihanlar var mı?

Alparslan Kuytul: Elbette vardır. Nasıl ki ameli konularda imtihanlar varsa, farzlar konusunda da haramlar konusunda da musibetler konusunda da verilen fazla nimetler (zenginlik gibi) konularda da imtihan vardır. Allah nimetlerle de imtihan ediyor. Her konuda imtihan olduğu gibi, inançla ilgili, imanla ilgili de imtihanlar vardır.

Misal verecek olursak; Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetleri muhkemdir, bazı ayetleri müteşabihtir. Neden bazı ayetlerin manası açık (muhkem); ne olduğu hemen anlaşılabiliyor. Kur’an ayetlerinin çoğunluğu böyledir. Ama içinden bir kısmı da müteşabihtir. Manası hemen anlaşılamamaktadır. Birkaç manaya gelme ihtimali vardır. Acaba şu mu yoksa bu mu araştırmalar gerekmektedir. Bu insanın araştırmalar yaparak, aklını çalıştırması için gönderilmiştir. İnsanın aklı donmasın, fikri donmasın, bilimsel çalışmalar donmasın diye. Bir sebebi, bir hikmeti de budur. Diğer hikmeti de bu aynı zamanda bir imtihandır. Yani o ayetin devamında kalbinde eğrilik olanlar; müteşabih üzerinde oynamaya çalışırlar. Muhkemin manası açıktır. Muhkemlerde bir şey yapamazlar. Muhkem de bozamayınca, bu sefer müteşabih ayetlerde mana üzerinde oynamaya çalışırlar. Bu, ayetlere iman ile ilgili bir imtihandır. Bu tür ayetlerin Kur’an’da olması, aslında bir imtihandır ve kalbinde eğrilik olanları ortaya çıkartmak içindir.

Miraç olayı da birçok insan için imtihan olmuştur. Efendimiz Miraç’tan döndüğü zaman, başından geçenleri iman edenlerden bazılarıyla paylaştı. Sahabeden biri dedi ki “Ya Resulullah! Bunu kimseye anlatma, vallahi kimse inanmaz.” Yani ‘ben Mescid-i Aksa’ya gittim. Oradan göklere çıktım, cenneti cehennemi gördüm, Rabbimle görüştüm, geldim. Kimse buna inanmaz. Efendimiz: “Vallahi söylerim. Rabbim bana bunu nasib etti, ben insanları hesaba katmam. Doğru neyse onu söylerim” dedi. Ve o miraç olayı, bir imtihan oldu. Bir kısmı kabul etti, bir kısmı inkâr etti, alay etti.

İnanç konusunda; Kur’an’da olmadığı halde peygamberimizden öğrendiğimiz bazı konular vardır. Mesela, kabir azabı. Kabir azabına iman etmek. Hadislerle sabit. Kur’an’da da işaret eden ayetler vardır. Ama çok açık bir şekilde söylemediği için, o konuda hadislere inanacak olanlar ve inanmayacak olanlar da imtihan olmaktadır. Yani kim inanacak kim inanmayacak? Demek ki inanç konusunda da buna benzer imtihanlar hazırlandı.

En başta Allah’a imanda imtihan vardır. Nedir o? Allah’a sadece yaratıcı ve rızık verici, kâinatı idare eden bir Allah olarak mı iman edeceğiz, yoksa hayatımıza hükmeden bir Allah olarak mı? Kur’an’a nasıl iman edeceğiz? Sadece ibadet ve ahlak kitabı olarak mı? Hayatımıza hükmeden bir kitap olarak mı? Peygambere nasıl iman edeceğiz? İmanda imtihanlarda bunlardır. Peygambere nasıl iman edeceğiz? Sadece çok ibadet eden nur yüzlü bir insan mı? Yoksa devlet başkanı, savaşta komutan ve binlerce alanda devrimler yapmış inkılapçı bir peygamber olarak mı? Kanunlar koymuş, Allah’ın Resulü olarak mı? Nasıl iman edeceğiz?

Allah’a iman konusunda Hristiyanlar da ‘Allah’a iman ettik’ diyor, ama onların inandığı Allah’ın oğlu Hz. İsa var. Yahudiler de ‘Allah’a iman ettik’ diyor. Onlarında Allah’ının oğlu var; Uzeyr. Şimdi bu imtihanı kaybetmektir. Çünkü Allah Azze ve Celle İhlas suresi 3. ayette ‘’lem yelid velem yuled’’ “Doğurmadı ve doğrulmadı.” Böyle bir iman kabul edilmez. Yani Allah’ın oğlunun olması için eşinin olması lazım. Allah’ın eşi yok. Ayrıca Allah’ın oğlu olursa O’nun da ilah olması gerekir. Hâlbuki Allah’tan başka ilah yok. Bu gibi konularda da insanoğlu imtihandadır. Mesela Yahudilerin kaynaklarında, Tevrat’ta nasıl bir Allah anlatılıyor? İşte insanoğlu orada da imtihandadır. Bakın orada yanlış bir şekilde Allah’a inandılar ve imtihanı kaybettiler. Onların inandığı Allah, Tevrat’taki Allah, Hz. Yakup Aleyhisselam ile Yakup peygamberle güreş tutan ve Yakup Peygamberin yendiği bir Allah’tır. Yani kendi kulu ile güreş yapmış ve kuluna yenilmiş olan bir Allah, Bu Allah mı yani?

Hz. Âdem Aleyhisselam o haram olan meyveden yiyince cennetteyken üstü başı açıldı ve utancından ağaçların arasına saklandı. Tevrat’ta anlatılana göre; “Allah Adem’i aradı aradı bulamadı. Ey Âdem! Ortaya çık neredesin” diye bağırdı. Şimdi bu Allah mı yani? Bunlar hep sapmadır.

Bugün de insanlar iman konusunda imtihandalardır. Nasıl bir Allah’a iman edeceğiz? Hükümler koyan bir Allah’a mı? Koymayan bir Allah’a mı? Gökleri idare eden, yeryüzünü idare etmeyen bir Allah’a mı? Yoksa yeryüzünü de idare eden bir Allah’a mı? Laiklik nedir? Din devlete karışmayacak diyor. İşte insanlar burada da imtihandadır. Din, devlete karışacak mı karışmayacak mı? Din devlete karışır mı? Allah, devlete karışabilir mi karışamaz mı? İşte herkes burada da imtihandadır. Allah’ın yetkileri sınırlı mı değil mi? Eğer Allah tam yetkiliyse karışır. Yok Allah’a yarım yetkili olarak iman ediyorsa, o Allah’ı karıştırmayacaktır. İnsanlar karışıyor, Allah karışamıyor öyle mi? İşte bu imanda imtihanı kaybetmektir. İnsanlara yetki veriyor Allah’a yetki vermiyor. Bu olacak iş mi? İnsanlar Allah’tan daha mı iyi biliyor? İnsanlar Allah’tan daha mı fazla yetkili? Bu, insanların iman konusunda inanç konusunda imtihanı kaybetmeleridir.

SORU 13: Hocam bir insan Müslüman olduğu halde bu iman imtihanını kaybetmiş olabilir mi?

Alparslan Kuytul: Eğer Müslüman olmanın ne manaya geldiğini bilmiyorsa elbette bu imtihanı kaybetmiş olabilir. Kendisini Müslüman zannediyor, öyle düşünüyor ama aslında Allah’a ortak koşuyor olabilir. O kişiyi uyarmak lazım. Yani sen ‘kafir oldun’ diyerek, tekfirci bir yaklaşımla değil tabiiki. İslam nedir? Doğrusu nedir? Onu anlatmak, tebliğ etmek, davet etmek bizim vazifemiz budur. Gerisini Allah’a bırakmak lazım.

Allah Azze ve Celle’yi kabul ettiği halde, Allah’ı ne hayatına ne devlete ne topluma karıştırmayan bir anlayışa sahip bir sürü Müslüman var. Kendini Müslüman kabul ediyor, ‘ben de Müslümanım’ diyor ama sanki Allah’ın hükümleri o zaman içinmiş, bu zaman için değilmiş gibi davranıyor. Sonra da 2Kur’an kıyamete kadar geçerlidir’ diyor. İnsanlar çelişkiler içerisindedir. Birçokları ne dediklerini bilmiyorlar. Allah’ın kitabı, hükümleri kıyamete kadar geçerlidir diyen sen değil misin? Şimdi nasıl oluyor da din devlete karışmaz diyorsun! Sen değil misin Allah’ın hükümleri yalnız Araplar için, Allah’ın kitabı yalnız Araplar için değil, tüm insanlar içindir diyen, kıyamete kadar geçerlidir diyen? Bunlar çelişkidir. Yani ‘ya bu kitap kıyamete kadar geçerli değil ya da bu kitap yalnız Araplara gelmiştir, başkalarına gelmemiştir’ diyeceksin. ‘Ya bu kitapta hatalar var, ben bu hataları kabul etmiyorum ya da ben Allah’tan daha iyi bilirim, Allah’ın koyduğu hükümlerden daha güzelini buldum’ diyeceksin. Bunlardan birini söylemiyorsa, o zaman bu sözü nasıl açıklayacak yani neden Allah’ın kitabı, topluma ve devlete karışmıyor? İnsanlar bunu söylüyor, ne söylediğini bilmiyor. Allah karışmaz öyle mi? Allah’ın yetkisini sen mi sınırlayacaksın? Allah’ı karıştırmıyorsun ama insanları karıştırıyorsun. Nasıl olacak? Bu doğru mudur? Allah’ı karıştırmayan, insanları karıştırıyor. Böyle bir şey doğru olamaz.

Sunucu: Hocam şu anda gündemde olan 65 yaş üstünün sokağa çıkma yasağı ile ilgili internete gençlerin yaşlılara yaptığı saygısızlıklarla alakalı bazı videolar düştü. Toplumun her geçen gün değerlerinden uzaklaştığı bir zamanda yaşıyoruz. İnternete bir video atma adına yaşlı insanlara yapılan muamele, kendini polis gibi gösterip yaşlı insanlara müdahalede bulunan gençler, sosyal medyada gerçekten çığ gibi tepkiler yağdı. Bir polis memurunun hoş olmayan ifadeler kullanarak bir yaşlı insana müdahalesi gibi…

SORU 14: Hocam, yaşlı insanlara yapılan muamele hakkında siz ne söylemek istersiniz?

Alparslan Kuytul: Yaşlıların sokağa çıkmamasıyla ilgili karar; yaşlıların canını korumak maksadıyla alınmış bir karardı. Şimdi onlara yapılan muameleye bakıyorum da insanların şerefini ellerinden almış gibi bir davranış var. Yani insanın şerefini katlettikten sonra canını korusan ne olacak? Yani bu muameleler, şerefli bir varlık olan insanın layık olduğu bir muamele değildir. Hele hele yaşlı bir insana yapılacak bir muamele hiç değildir.

(Polisin yaşlı birine bağırması meselesi) Başında acaba yaşlı adam çok ters konuştu da polis çok mu sinirlendi? Yani baş kısmını bilmiyorum. Belki yaşlının da bazı yanlış ifadeleri olmuş olabilir. Çok inat etmiş, çok tepki göstermiş, çok ısrar etmiş, eve dönmek istememiş, polisi çıldırtmış da olabilir. Onu başından sonuna kadar izlemek lazım. Ama eğer öyle bir şey yoksa adam sadece işim var, işimi halledeceğim gibi konuştuysa, polis o kadar öfkelenmiş ki, anladığım kadarıyla babasını öldürseydi bir insan ancak bu kadar öfkelenir. Birisi sizin babanızı öldürse siz ona bu kadar ancak canınız sıkılır, öfkelenirsiniz. Polisin adeta nefesi kesilmiş konuşamıyor. Bu kadar öfke, yaşlı bir insana karşı sadece… belki de haberlerde yaşlıların çıkma yasağını duymamıştır. Duymuş olsa bile belki bir işi vardır. Mesela bizim yaşlı bir akrabamız, kızını çağırdı. Kızı gitti, onun ihtiyacını gördü. Diyelim ki böyle birisi yok. Yaşlı çıkmak zorunda kaldı. Efendim polisi çağırsınlar, işte belediyeden yardım istesinler. Tamam da çağırmış, birkaç gün boyunca aramış, emniyetten birkaç gün sonra gelmişler. Gelmişler ama kaç gün sonra. Şimdi bu insanlar evde iki tane yaşlı karı koca. Bunların ihtiyacı var. Yani polis, diyelim bir hafta sonra geldi. Bir hafta ne yapacak bu insanlar? Kendi çoluk çocuğu da yok. Varsa bile diyelim ki hayırsız olsaydı. Ne yapacaktı? Tabi çıkacaktı, kendi ihtiyacını kendi görecekti. Yani polislerin bunları da hesaba katmaları lazım. Ben her polisin de böyle davrandığını zannetmiyorum. Bu polisin çok canı sıkılmış.

Sunucu: Hocam şimdi izleyicilerimizden yorumlar geliyor. Polis daha sonra o yaşlı insanın evine gidip özür diliyor.

Alparslan Kuytul: Evet ben bunu haberlerde de alt yazıda da gördüm. Çünkü sosyal medyada ve medyada çok tepki olduğu için, biraz da mecbur kalmış gibi bir durum oldu. Ama yine de bütün polisleri bu şekilde suçlamak da doğru olmaz. Birçok polis güzel davranıyor. “Amca artık git evine sana hastalık bulaşmasın, senin iyiliğin için çalışıyoruz. Bir ihtiyacın varsa bize söyle sen çıkma. Biz gelir ihtiyacını görürüz gibi” güzel konuşan polisler de çok. Böyle bir polisi gösterip de bütün hepsini aynı kefeye koymak da doğru olmaz. Bu toptancı mantık doğru değildir. Yani bu bize de yapılsa haramdır, iftiradır. Polislere de yapılsa haramdır, iftiradır. Sevmediğin bir kitleye de yapılsa, düşmanıma da yapılsa ben yine de bunu kabul etmem. İslam adalettir. Birisi yaptı diye koca bir camiayı suçlamak doğru olmaz.

Bizden birisi bir yanlış iş yapsa, gitse birini öldürse ben ne yapayım? Yaptıysa yaptı ne yapayım? Yani böyle bir sebepten dolayı hepimizi suçlamaları doğru olur mu? Olmaz. Şimdi bir polis böyle bir şey yaptıysa, koskoca polis teşkilatının hepsini suçlamak da doğru olmaz. Ama yaşlılarımız da tabi polisleri çok sinirlendirmemelidir. Yaşlılar da anlayışlı olmalıdır. Onlara güzelce anlatmalıdır. Polisler de yaşlıların yaşlandığını hesaba katmalıdır. İnsan yaşlandıkça anlayışı zayıflıyor, kulak iyi duymuyor, hafıza zayıf, anlayış zayıf oluyor. Yaşlıyla oturanlar bunu bilir. Eğer anne babasıyla, yaşlılarla oturduysa yaşlandıklarından bunu anlayabilir. Yani yaşlı insanların anlayışı zayıflıyor. Anlayamıyor. Ama böyle hep gençlerle oturup kalktıysa tabi yaşlının halini anlamaz. Bir gün kendisinin de başına gelir. O zaman anlar, yaşlılık neymiş. Peygamberimiz bir hadiste buyuruyor ki “Gençliğinde yaşlılara hürmetkâr olan kimselere Allah, yaşlandıklarında hürmet edecek gençler yaratır.” (Tirmizî, Birr, 75) Bunu polisler de bizler de unutmayalım. Bizim kardeşlerimiz, tüm insanlarımız, yaşlılar bizim için bir nimettir aslında. Yani onları görünce ahireti hatırlarız. Onların tecrübelerinden istifade ederiz. Onlara saygılı davranırsak, birbirimize karşı saygılı davranmaya da alışırız. O zaman gençlere karşı da saygılı olmaya başlarız.

Yaşlılar dualarıyla da tecrübeleriyle de toplum için bir nimettir. Ve onların zayıf olduğunu hesaba katıp merhametli olmak icap eder. Elbette devletin koyduğu bu kural aslında onları korumak amaçlıdır. Yaşlılar da bunu bilerek ellerinden geldiği kadar çıkmasınlar. Bazıları keyfi çıkıyorlar. ‘Evde sıkılıyorum’ diyor. Yani, belki sıkılanlar için devlet; onların günde iki saat gibi çıkmalarına izin vermesi uygun olabilir. Ama sıkılmayanlar, evlerinde kalsalar daha hayırlı olur. Çünkü gerçekten bu virüs öncelikle onları öldürüyor. Burada kötü bir niyet yok. Her devlet buna benzer tedbirler aldı. Bunlara dikkat etmek lazım.

SORU 15: Hocam, bu korona virüs (covid-19) sebebiyle ölenlerin tabutla gömülmesi hakkında diyanetin yayınladığı bir açıklama var. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Yani tabutla kireçlenerek defnedilebilir mi?

Alparslan Kuytul: Bunda bir mahsur yok, böylesi salgın hastalıklar olduğunda bu gibi tedbirler alınabilir. Yani tabuttan çıkararak, kefenle gömmek İslam'da farz olan bir şey değildir. Toprağa gömmek, kefenle de olabilir, tabutun içerisinde veya tabutsuz da olabilir. Tabutla gömülmemesi, mezarın daha büyük olmaması açısından ve daha çabuk çürümesi açısından uygundur. Ama böylesi hastalıklar esnasında devlet bu gibi ya da Sağlık Bakanlığı böylesi tedbirler almış olabilir. Bunun dinen bir mahsuru yoktur.

SORU 16: Hocam, şu an biz yayın yaparken bir açıklama yapıldı: Şehirlerarası seyahatler valilik iznine bağlandı. Yurt dışı uçuşlar tamamen sona erdi. Yani gördüğümüz kadarıyla tedbirler arttırılıyor. Bir de bazı tedbirler alınarak Beş Tepe Camii’nde cuma namazı kılındı. Sizce kılınmalı mı? Kılınmamalı?

Alparslan Kuytul: Aslında ben son iki haftadır bununla ilgili cevap vermiştim. İlk verdiğim cevap; işte iki hafta önce “Tefsir programında” cevap vermiştim. O 'da henüz daha bu tedbirlerin hiçbiri alınmamıştı, bir tek okullar tatil edilmişti. O'da sadece bir haftalığına denmişti.

Sunucu: Cuma namazı da yüksek risk grubunda 

Alparslan Kuytul: Cuma namazına da herkes gitti, o da serbestti. Sadece yaşlılar gelmesin, gelmemesi caiz olur. Evinde öğle namazı kılabilirler. Bu kadar söylenmişti. Tabi devletin elindeki bilgiler benim elimde değil. Devlet belki çok fazla yayıldığını biliyor, söylemiyor. Panik havası olmasın diye, ona göre tedbirler alıyor. Ben o zaman dedim ki “Eğer böyle bilmediğimiz şeyler varsa tamam, o zaman kabul edelim.” Ama o an ki bilgilere göre; Türkiye'de çok fazla bir salgın yoktu. O zaman çok azdı. Ben o cevabı verdiğimde sadece birkaç kişi veya bir kişiydi. Ben ona göre cevap verdim.

Tabi devletin elindeki bilgiler bende yok. Eğer birilerinin elinde devletin bilgileri varsa tabi onların olaya bakışı farklı olabilir. Ben bir vatandaş olarak; devletin haberlerinden söylediği kadarıyla biliyorum, ama devlet bizden tabi bazı bilgileri saklıyor olabilir, paniği önlemek maksatlı ona göre tedbir alıyor olabilir. O zaman Cuma namazı zaten kaldırılmamıştı. İptal edilmemişti. Onunla ilgili konuşmuştum.

“Geçen hafta Cuma günü, yaptığım ikinci açıklamada yani diyanet, daha doğrusu devlet elinde önemli bilgiler varsa, bu hastalığın çok yayıldığını biliyorlarsa ya da çok yayılacağını biliyorlarsa böyle tedbirler alabilir, gerekirse cumayı da iptal edebilir” demiştim.

Gerçekten o düzeyde bir tehlike var mı? Ben o zaman da demiştim. Mesela Cuma namazını istersek 15 dk da hatta 10 dk da bile bitirebiliriz. Ve bugünkü Beş Tepe’deki Millet Camii’nde yapıldığı gibi seyrek olarak da oturulabilir. Ve yaşlılar gelmesin denilebilir. Ve Cuma Namazı bu şekilde de kılınabilir ve 10 dakikada da bitirilebilir. Yani insanlar bir dolmuşa biniyorlar. İcabında bir yerden bir yere gidiyor İstanbul gibi, Ankara gibi, Adana gibi yerde dolmuş 45 dakika, 1 saat sürüyor. İstanbul’da icabında 2 dolmuş, 3 dolmuş değiştiriyorsunuz, 3 saat sürüyor. Bir de bunun gelmesi var. Yani Cuma namazı hepsi 10 dakikada da bitebilirdi. Ve seyrek oturma şartı, maske takma şartı getirilebilirdi. Camiye girişte alkolsüz dezenfektan konulabilirdi. O şekilde camiye girme şartı getirilebilirdi. Yani bu yollara başvurmadan çocuklar gelmesin, yaşlılar gelmesin denilebilirdi. Bu yollara başvurmadan direk cumanın iptali bana biraz mahalle baskısıyla oldu gibi geliyor. Yani her tarafta tedbirler alınırken nasıl olur da camide alınmaz gibi. Hâlbuki Cuma namazı hepsi 10 dakikada bitebilecek bir şeydir. Yani hutbeyi çok kısa yaparsınız. Ezan okunur okunmaz hemen imam başlar hutbeye, sünnet de kılınmaz gerekirse, hemen hutbeye başlanır ve 5 dakika hutbe yeter. Uzun uzun dua etmeye de gerek yok. Ondan sonra hemen farzı kılınır hepsi iki rekât değil mi? Farzı kılın, ondan sonra herkes camiden çıksın denilebilir. Bu 10 dakikayı bulmaz. Ve böylesi zamanlarda namazda dururken de yan yana, dip dibe durmak da şart değil, seyrek de durulabilir. O şekilde de kılınabilirdi. Ve bir tek Millet Camii’nde Ankara’da değil de aslında tüm camilerde bu şekilde de olabilirdi. Yani orada oluyorsa tedbirler alınarak neden diğer camilerde de olmasın? Eğer bu derece aşırı tedbirler almayı gerektiren bir durum varsa ona bir şey demiyorum. Tamam kabul ediyorum ama hakikaten bu derece değilse vebali bu kararı alanların boynunadır.

Bir dolmuşa biniyoruz, yan yana oturarak 45 dakika gidiyoruz. Şimdi onları da kaldırdılar. Artık dolmuşlar otobüsler falan, uzun yol zaten kaldırıldı. O da bugün kaldırıldı mesela. Bakın şimdiye kadar o zaman Cuma namazı niye kılınmadı? Yani daha bugün kaldırdılar. O zaman bunu da daha evvelinden kaldırsaydılar. Yani adam buradan Erzurum’a gidiyor. Adana’dan Erzurum’a, Erzurum’dan İstanbul’a 15 saat, 20 saat, 25 saat yol gidiyor. Aynı otobüsün içinde 45-50 kişi. Onları da azalttılar. Bir koltuk boş kalacak dediler. Gene olur 25 kişi. Ve bu şekilde 15-20 saat beraber yolculuk. Şimdiye kadar buna izin verildi. Bu daha yeni karar, bugün çıktı. Yani artık şehirlerarası yolculuk yasak. Ya tamam da şehir içi dolmuşlar da aynı şekilde. O da 1 saat sürüyor. Namaz hepsi 10 dakika. Yani cumanın farzı hutbesi 10 dakikada bitirilebilir. Tedbir almak mümkün. Dolmuşta tedbir de alamıyorsunuz. Yani caminin kapısında durup tedbir alma, maske gibi ellerin yıkanmasını şart koşma gibi, dezenfektan gibi işte hastaların içeri girmesine izin vermeme gibi, yaşlılara izin vermeme gibi tedbirler alınarak Cuma namazı kılınabilirdi. Namaz kılarken seyrek durma gibi, yani sağındaki solundaki ile 1 metre mesafe bu şekilde namaz kılınabilirdi. Yani iptal en son çare olmalıdır. Diğer beş vakit namaz için söylemiyorum onlar evlerinde de kılabilirler. Cemaatle kılmak şart değil. Ama Cuma namazı cemaatsiz olmaz, caminin dışında evde olmaz. Ve hepsi 10 dakikada da bitirilebilecek bir namaz. Onun için, bu hususta diyanet mahalle baskısına karşı direnmelidir. Ve eğer dediğim gibi devletin elindeki bilgiler bunu bile iptal etmeyi gerektirecek kadarsa, ona bir şey demiyorum. Ama o kadar değilse bu kadar abartmaya gerek yok, her camide Cuma namazı bu şekilde önlemlerle kılınabilmeliydi.

Oradaki insanların üstünlüğü ne? Orada 15-20 kişi ile kıldılar. Yani onlar kılıyor biz niye kılamıyoruz? Aynı şartlarda biz de buradaki camide kılabilseydik. Aslında ben bu hususta bir tweet atmıştım. Bunun için kavga etmeye gerek yok. Eğer Cuma namazı iptal olduysa bunun kavgasını yapıp da olay çıkartmanın alemi yok. İlla da kılacağız, illa da kapıyı açın deyip kavga çıkartmanın gereği de yok. Ama devlet de bunu düşünmeli. Yani Cuma namazı Allah’ın emridir. Evde kılınması caiz değil, tedbir alınarak kılınabiliyorsa hiç olmazsa o şekilde kılınmalıdır. Tamamen Cuma kılınmayan bir ülkeye dönüşmemeliyiz. Şimdi koskoca Türkiye’de bir tek Beş Tepe Camii’nde Millet Camii’nde Cuma namazı kılınması bu ne demek? Mesela eğer bunu böyle yaptıysanız neden geçen hafta yapmadınız? Geçen hafta da yapsaydınız? Neden orada yaptınız da bütün camilerde yapmıyorsunuz? Bunun bir açıklaması yok. Orada yaptığınızı bütün camilerde yapmanız mümkündü. Her kapıyı her caminin kapısına bir polis koyup yaşlılara izin vermez, maske şartı koyar vs. diğer önlemlerin hepsi alınır. Kapıda eller yıkanır. Bunlar fıkhen mümkün. Bu yollara başvurduğumuz halde yine de büyük bir tehlike varsa kılınmaz. Bu da tamam. Ama bunlara başvurduğunuz halde, namazda bile seyrek durmanız mümkün bunlara göre namaz kılmanız mümkünse kılmak zorundasınız. Yani tedbirler alarak kılmak zorundasınız. Devlet bunun hesabını yapmalıdır. Sorumluluk devlettedir, diyanettedir. Ben sürekli aynı şeyi söylüyorum ama devletin elindeki bilgiler bende yok. O bilgilere göre eğer bu bile çok büyük bir tehlikeyse tamam diyorum, bir şey demiyorum. Ama marketlere gidin insan kaynıyor. Markette kasada bir sürü insan dip dibe sıra bekliyor. Yani neden markette yarım saat sıra bekliyor. Bir sürü insanla aynı ortamda alışveriş yapıyor, dip dibe elleri kolları birbirine değecek kadar yan yana dolmuşta bile. İş yerleri açık, iş yerlerinde de öyle çalışıyorlar. Fabrikalarda insanlar hâlâ öyle çalışıyor. Yani neden her tarafta buna müsaade varda camide yok? Yani iş önemli de cami Cuma namazı önemli değil mi? Yani bunu tekrar düşünmeliler. Sorumluluk yetkililerdedir. Tümden Cuma namazının terk edildiği bir ülke olmamalıyız.

Sunucu: Hocam, Furkan Nesli Dergisinin “Toplumsal Çöküşün Eşiğinde Psikolojik Bunalım” konulu Mart sayısı çıktı. Siz de 2 yıl aradan sonra Allah’a hamd ediyoruz röportajla dergiye katkıda bulunmaya başladınız. Furkan Nesli Dergisinin röportajı da bildiğimiz kadarıyla devam edecek galiba.

SORU 17: Hocam, Furkan Nesli Dergisinin “Toplumsal Çöküşün Eşiğinde Psikolojik Bunalım” konulu Mart sayısında özellikle depresyon, ruhi problemler, dünyadaki intihar oranları gibi konulara girmişsiniz, bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

Alparslan Kuytul: Evet. Mevcut medeniyetin meydana getirdiği sorunlar. İnsanoğlu vahyi terk etti. Batılı Alman filolog, filozof Friedrich Wilhelm Nietzsche “Tanrı öldü. Onu biz öldürdük” dedi. “Dini öldürdüler. Tanrıya ihtiyacımız kalmadı” demek istediler. “Vahye ihtiyacımız yok” demek istediler ve kafalarına göre, üstelik insanı tanımadan bir medeniyet kurdular. İnsanı tanıyan, insanı yaratandan gelen bilgilere bakmadan, vahyi bir bilgi kaynağı olarak görmeden, sadece bilimi bilgi kaynağı olarak gördüler. Bu şekilde bir medeniyet kurdular ve işte sonuçları…

Dünyadakini bilemiyorum ama sadece Türkiye’de 2013 yılında 258 milyon kutu sinir sistemi ilaçları kullanılmış, sinir hastalıklarıyla ilgili tüm hastalıklarla ilgili ilaçlar 258 milyon. Bu her yıl 10 milyon artmış. 2013’te 258 milyon, 2018 de 5 sene sonra 50 milyon artmış ve 308 milyon olmuş. Bunların içinde 37 milyon, 40 milyon civarında antidepresan ilaçlar var. Yani depresyon geçiren bir topluma dönüşmüşüz. Türkiye’de 8 milyon insan depresyonda. Bu 8 milyon insan antidepresan kullanıyor. Avrupa bizden daha kötü durumda. İngiltere mesela 67 milyon nüfusu var, bizden daha az nüfusu kullandığı ilaç sadece 1 milyar kutu antidepresan. Böyle bir dünya meydana getirdiler. Türkiye’de antidepresan kullananlar 10 kişiden 1 kişi, 80 milyonda 8 milyon. Ama aslında depresyon geçirenler 4 kişiden birisi, yani hepsi kullanmıyor. Aslında 4 kişiden birisinin kullanması lazım ama 10 kişiden birisi kullanıyor.  

Sunucu: Oran çok daha fazla aslında

Alparslan Kuytul: Evet, aslında çok daha fazla… Şu kullandığımız 37 milyon kutu esasında hepsi kullanacak olsalar 60-70 milyon kutu yapar. Her hasta olan da kullanmak istemiyor. Şimdi bu dünyanın geldiği noktayı gösteriyor. Türkiye bile böyle, diğerlerinde daha da kötü. Türkiye iyi demek istemiyorum. Türkiye her sene daha kötüye gidiyor. 2002 ile 2018 yılı arasında içki tüketiminde de cinayetlerde de intiharlarda da çok fark var. Mesela 2002-2003 yıllarında intihar eden 2300 kişi civarındayken, 2018 de 3168 kişi intihar ediyor. Dünyada intihar eden yılda 1 milyona yakın 800 bin- 1 milyon arası. Yani dünyada her 40 saniyede bir insan intihar ediyor. Bu rakamı veren Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ). Yani kurdukları medeniyet uyuşturucu, LGBT, intihar, boşanma, içki, terör, cinayetler, kadın cinayeti, kadına şiddet, hırsızlık, gasp gibi olaylar hepsi kat kat artmış vaziyettedir. İçki tüketimi kat kat artmış...

Aslında dünya top yekûn bunalımda, uçuruma doğru gidiyor. “İnşallah şu virüs olayı insanoğlunun Rabbine dönmesine vesile olsun” diyelim. Çünkü sonuçta bu kadar günahların sonucudur. Yani her ne kadar bazı kimseler bunun günahlarla alakası olmadığını söyleseler de Allah Azze ve Celle Şûrâ 30. Ayette “Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder.” Korona virüs de buna dahildir. Allah çoğunu bağışladığı halde size bu kadar bela gelmektedir. Her yaptığınıza Allah bela gönderse zaten yeryüzünde insan kalmazdı.  Allah çoğunu bağışlamakta ya da sonraya bırakmaktadır. Hesabını sonra soracağı için. Bu dünyada seslenmemektedir.

Allah Azze ve Celle Nîsâ 79. Ayette “Sana iyilikten her ne gelirse Allah'tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir.”

Dünyayı bu hale getirdiler. Bilim bize yeter dediler, demek ki yetmezmiş. Bilimin görevi insanı insan yapmak değil, bilimin görevi insanı adam etmek değil, bilimin görevi insanın hayatını kolaylaştırmaktır. Bilimin görevi; telefon yapar, uçak yapar, taksi yapar vb. İnsanın maneviyatını düzenlemek, insanın psikolojisini düzeltmek, insanın ahlakını güzelleştirmek, insana nasıl yaşayacağını öğretmek bilimin vazifesi değildir. Bilim insana ‘şu haramdır demez, şu zararlıdır’ der. O zararı adam göze alabilir ve yapabilir. Din ‘haramdır’ der. Din etkilidir. Allah yasak koymuştur ve insan ona uymak zorunda olduğuna iman ediyorsa ona uyar, bilime uymaz. Bilim ‘zararlıdır’ der, adam da ‘atın ölümü arpadan olsun’ der, ona razı olur. İçki de içer, sigara da içer.

Sunucu: Bilim adamı bile bunu söylüyor.

Alparslan Kuytul: Evet bilim adamının kendisi, tıp profesörü içki içiyor, sigara içiyor. Demek ki bilimin görevi başka, dinin görevi başkadır. Yani dini hayatlarından çıkardılar, dünyalarından saf dışı ettiler, devlete karışmaz dediler. O yetmedi, topluma da karışmıyor, insana da karışmıyor, ferde de karışmıyor. Aslında kimseye dini öğrettikleri de yok. Sahte bir din dersiyle insanları uyutuyorlar başka bir şey yaptıkları yok. Ondan sonra insanoğlu nefsine uymaya başlıyor.  İçki, kumar, faiz bunlar yetmiyor başka şeyler yapmaya başlıyor ve bugünkü dünyayı meydana getirdiler.

O röportaj; o kadar değil daha uzun. İnşallah daha sonraki sayılarda da devamı gelecek. Ve şunu da söyleyeyim: “Orada verdiğim rakamlar aslında son yılın rakamları değil, internette bulamıyorsunuz. Neden bütün rakamları koymuyorlar? Niye saklıyorlar?  2019 yılında ne kadar cinayet var? Hepsini ortaya koysunlar. Neden hala bunlar açıklanmıyor. 2019 biteli kaç ay oldu, neden hala bunlar açıklanmaz? Bütün içki tüketiminden, cinayetine, hırsızlığına varana kadar, uyuşturucu kullananına, LGBT sine varana kadar, hepsini açıklasınlar. Bu bilgileri bulamıyorsunuz. Ben bu bilgileri zorla buldum, onları ayıklamak baya zamanımı aldı. İnsanımızın daha rahat anlaması için özetlemeye çalıştım, daha kolay anlatmaya çalıştım. Halbuki; bu bilgilere Sağlık Bakanlığının sitesinde, İçişleri Bakanlığının sitesinde ve gerekli bakanlıklarda hepsinin sitelerinde açık seçik yazılması lazım. Ama bunu açık seçik yazmıyorlar, çünkü durum kötüye gidiyor. O yüzden son yılın bilgileri elimizde yok. Bir kısmı 2013’ ün bir kısmı 2018 in bir kısmı da 2014 ün bilgileri neden? Çünkü açıklanmak istenmiyor, istenilmiyor.

Son yıllarda ateizm ve deizm almış başını gidiyor. Açıklanmıyor. Son yıllarda kaç kişi ateist oldu? Neden ateist oldular? Sebepleriyle beraber açıklansın. Yapılan yanlışlar ortaya çıkacak diye bunlar ört bas ediliyor. Benim verdiğim rakamlar aslında Dünya Sağlık Örgütünün verdiği rakamların bir kısmıdır. Bu bir kısım da bazı kuruluşların devlet imkanlarıyla değil, o kuruluşun kendi imkanlarıyla toplayabildiği bilgilerdir. Neden devlet bütün bilgileri ortaya koymaz? Çünkü durum kötüye gidiyor. Tamam da bunları saklamak çözüm mü? Bunlar ortaya konulsun ki buna göre devletin başındakiler de tedbir alsınlar. Bunları saklıyorlar.

Aslında orada anlattıklarım ve bundan sonraki sayılarda vereceğim o bilgiler Batı Medeniyetinin ve vahiysiz medeniyetin sonuçlarını göstermektedir. Ve insanın Allah’a ve vahye ihtiyacını göstermektedir. Bilimin her şeye yetmeyeceğini göstermektedir. Bilimin vazifesi neyse bilim vazifesini yapacak, dinin vazifesine karışmayacak. Din de vazifesini yapacak, dini hayatın dışına itemezsiniz. İterseniz sonucu bu olur. Böylesi rakamlar ortaya çıkmaya başlar.

Sunucu: Hocam sizin son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Alparslan Kuytul: Herkese bu günlerini (izole günleri) güzel değerlendirmelerini tavsiye ediyorum. Çocuklarıyla ilgilensinler. Ben de çocuklarımla sohbet yapıyorum, beraber kitap okuyorum. Kitaplıktaki kitaplarımı tanıtıyorum, zaten biz her zaman cemaatle namaz kılarız yani bu şekilde, herkes evinde olduğu şu günlerin kıymetini bilsin. Eğer güzel değerlendirebilirsek, virüs aslında bir bakıma hayra vesile olmuş olabilir. Aslında bu virüslü günleri kârâ çevirebiliriz. Herkes çocuklarına ilgi göstersin, onlara bu hayata niye geldiklerini öğretsin, kitapları tanıtsın. Çocuklarına değer versinler.

Sunucu: Allah razı olsun hocam. Esselamü Aleyküm ve rahmetullah.

Dinlemek için tıklayınız;

https://www.youtube.com/watch?v=G_Cr9UiisMg