Alparslan Kuytul Hocaefendi’den “İstikamet Üzere Olmak” Konulu Hasbihal Programı

Alparslan Kuytul Hocaefendi’den “İstikamet Üzere Olmak” Konulu Hasbihal Programı

Alparslan Kuytul Hocaefendi ile “İstikamet Üzere Olmak” konulu bir söyleşi programı düzenlendi. İnternetten canlı olarak takip edilen programda istikamet kavramı üzerinden bir çok soruyu yanıtlayan Alparslan Kuytul Hocaefendi, istikametin İslam’daki önemini anlattı. Programın tamamı soru ve cevap olmak üzere şu şekilde.;

SORU 1: Hocam, istikamet kavramı ile başlayabilir miyiz? İstikamet nedir, kelime manası nedir?

Alparslan Kuytul: İstikamet kelimesi, Arapça’da itidal üzere olmak, dengeli olmak, doğru hareket etmek, sapmadan bir yol üzerinde gitmek manasında kullanılır. Tasavvuf ilminde bu konu, daha ziyade Kur’an ve sünnet istikametinde olmaktır. Her konuda istikamet tayin etmek icap eder. İnsanın her konuda itidal üzere olması, doğru olması ve doğru hareket etmesi elbette ki kolay değildir. Bundan dolayı Allah Azze ve Celle, bize her gün beş vakit namazda 40 defa “İhdinas sıratal mustakîm” demeyi emreder. “Ya Rabbi! Bizi sırat-ı müstakime ilet, bizlere doğru yolda gitmeyi nasip et” buyuruyor.  Kısaca ‘sırat-ı müstakim üzere olmak’ diyebiliriz.  Bir Müslüman için istikamet üzere olmak, sırat-ı müstakim üzere olmaktır. Kelime manası olarak bir yolda devam etmek, doğru hareket etmek, itidalli olmak, aşırılıklardan, ifrat ve tefritten uzak olmak gibi manalarda kullanılır.

SORU 2: İstikamet üzere olmak ne ile mümkündür? İnsan istikameti akıl ile mi, bilim ile mi gerçekleştirir?

Alparslan Kuytul: Eğer akıl ve bilim her konuda istikameti tutturabilmemizi sağlasaydı, Allah Azze ve Celle ilk insanı peygamber olarak göndermezdi. İnsanoğlu ilk insandan itibaren akıllı bir varlıktır ama görüyoruz ki ilk insan, peygamber olarak gönderilmiştir. Allah Azze ve Celle, hiçbir zaman insanı kendi aklına bırakmamış, insana peygamberler ile yol göstermiştir. Bu durum şunu gösteriyor; akıl, her şey için yeterli değildir. Her konuda istikameti tutturabilmek için akıl yetmemektedir, çünkü akıl sınırlıdır.  Olaylar, yollar ise sınırsızdır. Sonsuz yol vardır. İnsanın bu kadar yol içerisinde hangisinin doğru olduğunu anlaması çok zor, nerede ise mümkün değildir.  Bazen doğruyu anlasa bile başka yanlış yollardan kurtulup da o doğru yolda ilerlemesi, hedefe doğru gitmesi çok zordur.  İstikamet üzere sabır göstermesi, devam etmesi çok zordur.  Bundan dolayı Allah Azze ve Celle, bu işi kendi üzerine almıştır. Bakara 272. ayette “Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir” buyuruyor. İnsanın böyle bir vazifesi yoktur. Doğru yol hangisidir bilemez, insanın aklı ve ilmi buna yetmemektedir. Elbette akıl, bir yere kadar istikameti anlama konusunda yardımcı olur. Kur’an ve sünnet ana esasları tayin ediyor ve vahiy ile yolumuzu, kırmızı çizgilerimizi, ana çizgilerimizi tayin ediyoruz. Ondan sonra gerisini akıl ile tayin etmek mümkün olabiliyor ama hiçbir şey yoksa kırmızı çizgiler hiç belli değil ise, acaba hangi inanç doğrudur, bilinemez. Bize inanç konusunda, ibadetler konusunda, ahlak konusunda, gündelik hayatımızla ilgili muamelata dair meselelerde Allah’tan bilgi gelmez ise, insan o zaman yalnızca aklı ile baş başa kalır. Akılda yeterli değildir. Hem kâinat çok büyük, varlıklar nerede ise sonsuza yakındır. İnsanın bu kadar varlıkları anlaması mümkün değildir.  İnsanın kendisini çözmesi bile mümkün olmamaktadır. Bilim asrı dediğimiz şu asırda bile, hala insan çözülememektedir.  Bir taraftan bilim insanı, kâinatı çözemiyor. İlim çok geniş, İnsan, ilmin tamamını kuşatamıyor. İnsanın zekâsı, insanın bilgisi buna yetmiyor. Bu yüzden insan, vahye muhtaç, vahyin gösterdiği istikamete muhtaçtır. Diğer taraftan bazı konularda insan akıl ve bilim ile doğruyu tespit edebilir. Bazı konularda bu mümkün ama o konularda da şeytan, nefis, çevremizde insanlar var.  Zalimler ve zalimlerin baskıları var. Yani insanın doğruyu aklı ile bulması zordur. Bulduğu zamanda o doğruya sarılması, o istikamette gidebilmesi de çok zordur çünkü akıl, nefsin baskısı altındadır. Mesela akıl diyor ki sigara zararlı ancak doktorlar bile sigara içiyor. Akıl diyor ki içki zararlı ancak doktorlar bile içki içiyor. Akıl diyor ki çıplaklık zararlı, çünkü toplumda bir sürü kötü olaylara sebebiyet verir ama çıplaklık yayılıyor.  Akıl diyor ki faiz ekonomiye zarar verir, bir kısım insanlar çalışmadan zengin olur, çalışanlar fakir olur, faiz ödemekten bellerini doğrultamazlar. Ekonomi bilimi bunu söylüyor ama faiz yayılıyor. Demek ki ne akıl meseleyi çözebiliyor ne de bilim.  Bazen doğrunun ne olduğunu anlıyor ama nefis var, şeytan var, kendisini başka istikamete sevk ediyorlar.  Akıl doğruyu anlasa bile nefis güçlü olduğu için nefsinin emri altına giriyor.  Bir kutsala ihtiyaç var, o kutsal size diyecek ki ‘şu haram şunu yapmayın, şu farz bunu yapın, şu yanlış buna girerseniz sonucu şudur’ diye dünya ve ahirette sonucun ne olacağını söylemelidir. Bir kutsal bize hangi istikamete gideceğimizi söylemelidir. Çünkü akıl ve bilim yeterli gelmiyor. Eğer bir kutsalımız varsa, o kutsalımızın yanlış olduğuna ihtimal veremeyiz. Kutsal yanlışı olmayandır. Yanlışı olan zaten kutsal değildir.  Zaten yanlış olma ihtimalini düşünürseniz, onu kutsal görmüyorsunuz demektir. Kutsal olarak görüp de onda hata olma ihtimali olabileceğini de düşünemeyiz.  Hem kutsal göreceğiz hem de bunda hata olma ihtimali var diyeceğiz.  Böyle bir şey mümkün değildir. Kutsal olarak gördüğümüz zaman hatasız kabul ediyoruz demektir.  İşte o kutsal olan kaynak, size bir şeyi yasakladığı zaman teslim olursunuz. Bir şey emrettiği zaman yaparsınız. İşte o zaman istikamet üzere olmuş olursunuz.  Nefsiniz başka bir şey isteyebilir ama siz kutsala uymak zorundasınız. Kutsalın dediğini yaparsınız, aklın, bilimin yaptırmadığını kutsal yaptırır. Bilim der ki ‘içki zararlıdır, sigara zararlıdır’ ama adam o zarara razı oluyor ve içmeye devam ediyor. Ama kutsal, ‘Allah bunu yasaklıyor, bu haramdır’ dediği zaman bu kutsala iman eden bir Müslüman, onu terk eder. Mesela sahabe döneminde, Peygamberimiz ve önceki peygamberler döneminde, dünyada bilim diye bir şey yok ama bugünkünden çok daha hızlı ve çok daha geniş bir şekilde bütün zararlı şeyler terk edildi. Ne sayesinde, bilim sayesinde mi? Hayır, o zaman tıbbın ‘t’ si yok, fiziğin ‘f’ si yok, matematiğin ‘m’ si yok, ama kutsal onlara diyor ki ‘şu haramdır, bundan uzak durun.’  O zaman insanlar, kutsala iman ettikleri için terk ediyorlar ve doğru yapmış oluyorlar. O zararlı şeylerden de kurtulmuş oluyorlar. Bugün birçok bilim adamının başaramadığını, Kur’an-ı Kerim kutsal bir ayeti ile başarıyor ve tüm insanlar içkiyi terk ediyor.  Tüm Müslümanlar böylece o yanlıştan, o zararlı şeyden kurtulmuş oluyorlar. Demek ki bir kutsala ihtiyaç var. Akıl kutsal değil, zararlı der. Kutsal haram der, kutsalın dediği tesir eder. Aklın söylediğini reddetmek mümkündür. Akıl başka bir şey söyleyebilir. Kutsal tek ama akıllar çoktur. Bir aklın dediğini başka birisi reddedebilir, akıl akıldan üstün, bilim adamları farklı farklı şeyler söyleyebilir.  Dün zararlı denilen şey bugün iyi, dün iyi denilen şey bugün zararlı denilebiliyor, insanlarda bunu biliyorlar.  Dolayısıyla bilime çok da fazla itibar etmiyorlar. Elbette akıl önemli, elbette bilim önemlidir. İslam, aklı da bilimi de kabul eder. Ama kutsal olmadığı için zararlı diyebiliyor, en fazla kötü diyebiliyor. Ama adam o kötüyü, o zararlıyı göze alabiliyor. Bir Müslüman, kutsal kendine haram dediği zaman onu haram olarak kabul ediyor. Aklı almasa da anlamasa da bilimden haberi olmasa da böylece istikamete girmiş oluyor. Vahiy sayesinde doğru bir istikamete girmiş oluyor, doğru istikamete giriyor. Bilimin geliştiği bir çağda yaşıyoruz, buna rağmen her türlü kötülüğün, her türlü suçun da çoğaldığı bir çağda yaşıyoruz. Peygamberler ve Peygamberimiz döneminde bilim diye bir şey yok ama suçlar bu kadar değildi. İslam sayesinde, kutsal sayesinde var olan suçların hepsi azaldı. Demek ki bugün bilimin başaramadığını o gün, 1400 sene evvel, kutsal başardı.

Bununla bilim önemsiz demek istemiyorum.  Elbette ki ilim, Çin’de de olsa gidip alırız, elbette ki ilim, müminin kaybolmuş malı gibidir, nerede bulursa onu alır.  Bunda sorun yok, bunu tartışmaya bile gerek yok ancak söylemek istediğim, bilim kutsal olmadığı için insanlar üzerinde çok fazla bir tesir edemiyor.  Bilim hata da edebiliyor, isabet ettiği zaman da insanın nefsi, şeytanı var, yine bilimin dediğini yapmıyor ama o insanın kutsalı, kendisine onu yasaklarsa o zaman onu yapıyor. O halde biz bilimden daha kuvvetli bir silah olan kutsalı yerleştirmeliyiz, bilimi kutsalın yerine koymamalıyız. Bilimin yeri ayrı, kutsalın yeri ayrıdır.  Bilimi öne çıkardılar, kutsalı adeta toplumdan dışladılar, dışlamak istediler. Bunun sonucunda kötü bir dünya meydana geldi. Bilim ile her şeyi halledeceğiz dediler, hâlbuki bilim bunları halledemedi, halledemez de çünkü kutsal değil ve tehdit etmiyor.  Allah Azze ve Celle kitabı ile tehdit ediyor. ‘Bu dünyada da başınıza belalar veririm, ahirette de cehenneme atarım’ diyor. Bilim bunu söyleyemez ki!  İnsanın korkmaya da ihtiyacı var. Allah hem sevilen hem korkulandır. Bu yüzden biz vahye, kutsala muhtacız.

SORU 3: Burada eleştiriler vahyin dogmatik olması, sorgulanamaz olması yönünde oluyor. İnsanlık için vahiyle gelen emir ve yasakların sorgulanması kayıp mıdır?

Alparslan Kuytul: Eğer hükümler sonsuz ilim sahibi olan Allah’tan ise bu bir kazançtır.  Sonsuz ilim sahibi olan, kâinatı yaratan, insanları yaratan, her şeyi yaratan, sonsuz kudret sahibi olan geldiyse, o insanlara bir kazançtır, nimettir, nurdur, ışıktır.  İnsanlığı karanlıklardan nura çıkartmak içindir.  Eğer insanlardan geldiyse, insanların uydurması, insan aklının ürünü ise elbette ki zarardır, elbette ki bir kayıptır, çünkü insan aklı da hata edebilir. Allah’tan gelen ile insanların oluşturduğu kanunlar ya da esaslar kesinlikle vahiy ile aynı kefeye konulamaz. Vahiy Allah’tan olduğu için insana kırmızı çizgiler çizmektedir ve o kırmızı çizgiler sayesinde insan, istikameti görmektedir. Bu insan için büyük bir nimettir.  Mesela çölde kalmış bir insana birisi yol gösterirse, bir kılavuz ‘gel seni buradan şu köye götüreyim orada bir köy var, orada yiyecek var, orada su var’ deyip çölde yolunu kaybetmiş bir insanı götürse, ona teşekkür etmek icap etmez mi?  O insan nasıl ki o kişiye dua ederse, bizim de peygamber gönderdiği için, kitap gönderdiği için Peygamberimize böyle dua etmemiz ve Allah’a da böyle hamd etmemiz gerekir.  Bunu bir dogma gibi kabul etmeyin!  Allah’tan bir rahmet gibi kabul etmek lazımdır.  O dogma gibi şeyler, insanların uydurmalarıdır.  Tarih boyunca kitleler tarafından kabul edilmiş belki ama esasında hiçbir asla dayanmayan ne akla ne bilime ne vahye uygun olmayan bir takım uydurma inançlardır.  Şimdi bununla, Allah’tan geleni aynı kefeye koymak, hangi vicdana sığar?

Eğer Allah’ın kitabında bir hata buluyorlar ise buyursunlar söylesinler. Allah’ın kitabında bunca medeniyet esasları, bunca hüküm, bunca inanç esasları, ibadet esasları, ahlak esasları var.  Gündelik hayatımız ile ilgili bir sürü hükümler var.  ‘Şunlar yanlıştır, siz bunlara uyuyorsunuz, biz bu istikamete gitmeyiz’ desinler.  Mademki bunu yapamıyorlar, yani Kur’an’ın şu hükmü yanlıştır diyebiliyorsa buyursunlar desinler.  Açıklamasını yapalım. Allah neden öyle hüküm göndermiştir, elbette açıklaması vardır.  Görevlileri açıklamasını bilmediği için, bilmeyen insan, belki onu öyle yanlış zannedebilir. Bir de o hükümler, daha evvel de misal vermiştim bir saatin parçaları gibidir.  İslam medeniyetinde geçerli olan ve orada güzel sonuçlar verecek olan hükümlerdir. Sizin saatinizin parçası, benim saatime olmaz.  İslam’ın bir hükmünü İslam medeniyeti içerisinde düşüneceklerine, tutuyorlar bugünkü sistemlerin içerisinde düşünüyorlar.  O zaman da anlamayıp böyle olur mu, şöyle olur mu diyorlar. Tabi ki İslam’ın altın, elmas gibi hükümleri elbette ki İslam toplumunda, İslam medeniyetinde çok güzel sonuçlar vermektedir.  Bunu hesaba katmıyorlar ve dogma diyerek işin içinden çıkmaya çalışıyorlar.  Esasında, kendileri dogmalar meydana getiriyor. Mesela bugün demokrasi tartışılmaz bir gerçek gibidir.  Demokraside fikir özgürlüğü, ifade hürriyeti olduğu halde, biri onu eleştirmeye kalksa, o kişiye hücum ederler.  Demek ki demokrasiyi dogmaya çevirmişler, tartışılmaz bir hale getirmişler. Madem dogmaya karşıdırlar, o halde neden bugünkü birtakım insan mahsulü fikirleri dogmaya çevirdiler? Allah’tan gelene bir kere böyle bir kelime kullanılamaz! Ayrıca Allah’tan geleni eleştiriyorlar, ‘ona uymamalıyız’ diyorlar, o halde şimdiki dogmaları neden kabul ediyorlar? Çünkü şimdiki dogmaların arkasında güç elinde olanlar ve devletler var. Onlar, korkularından o dogmalara bir şey diyemiyorlar ama İslam’ın esasları Allah’tan olduğu halde ona laf söylüyorlar.  Allah Azze ve Celle devlet gibi insanı hemen hapse atmadığından böyle konuşuyorlar ama elbette bunun bir hesabı var. Allah mühlet tanıyor, onlar o mühleti yanlış tanıyor ve böyle konuşuyorlar. İnsanın kutsala ihtiyacı var ve istikametimizi kutsal tayin etmelidir. Allah Azze ve Celle bırakın başka insanları Peygamberimize bile Zuhruf suresi 43. Ayette “Sana vahyedilene sımsıkı sarıl” buyuruyor. Yine Hud suresi 112. Ayette “Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol” buyuruyor.  Yani Peygamberimiz dahi özgür değil çünkü insanın önünde milyonlarca yol var acaba hangisi doğru?

Tarih boyunca insanoğlu peygamberlere uymayınca ne kadar sapıttı? İnanç alanında sapıttılar, ibadet alanında sapıttılar, ahlakta sapıttılar, her konuda sapmalar meydana geldi. İnsanlar o zaman da böyle konuşuyorlardı, peygamberlere ihtiyacımız yok, akıl bize yeter diyorlardı.  O zaman bilim yoktu belki ama akıl yine vardı.  O zaman da akla uyacaklarını söylüyorlardı ama aklın dışına çıkıyorlardı. Mesela putperestlik akla sığacak bir şey mi, ama insanoğlu onu kendi aklına sığdırabiliyor. Kendince birtakım yorumlar yapıyor. Mesela putperestlik nasıl başlıyor, kendi yaptığı taştan yardım istemek, oyduğu puttan yardım istemek insanın aklına nasıl sığıyor? İşte Akıl. Onunki de akıl.  Bir tek akıl bizde mi var, onda da akıl yok mu, deli mi yani o insanlar? Onlar deli değil, zaten deli olsa cehennemlik olmaz.  Zaten deli olsalar onlara peygamber gönderilmez. Gayet akıllı insanlar.  Onların aklına o yanlış şey nasıl sığıyor?  Düşünün yani Aristo gibi Platon gibi büyük filozoflar bile intiharı övünülecek bir şey olarak görüyor. Normal vatandaşları bırakın, büyük kafalar bile hata yapıyor, istikametten çıkıyor.  Hatta batıda toplu intiharlar yapılıyordu. Mesela bazı insanların suçlu gördükleri fakirleri, bazen de esirleri, vahşi hayvanların önüne atarak onların parçalanmalarını izliyorlardı. Ateşte diri diri yakıyorlardı. Onlarınki de akıl, onlar akılsız mı? Mesela bugün, bilim bu kadar gelişmiş ama insanoğlu öyle alçaklıklar yapıyor ki bilimin olmadığı zamandaki insanlardan daha kötüsünü yapıyor. Bu da akıl!  Bunu yapanın aklı yok mu, akıl yok ise o zaman neden hapse atıyorsunuz?  Demek ki bu insanlarda da akıl var, dün de akıl vardı. Adam put yapıyor, kendi eli ile sonra da ondan yardım istiyor. Bunu nasıl açıklıyor?  Diyor ki ‘biz de biliyoruz bunları ama biz falan ruhu temsilen bunu yaptık, filan zatı temsilen bunu yapıyoruz ve bunun içerisine onun ruhu giriyor, biz aslında onun ruhundan istiyoruz.’  Kendince bir mantığı var. Tek bugün mü akıl var? Esirleri, vahşi hayvanların önüne atanların da aklı var, bugün içki içenin de aklı var, zina edenin de aklı var, teröristlerin de aklı var, atom bombası yapan adamın da aklı var.  Belki de şu virüsü birileri üretmiş ise onların da aklı vardı. Mesela şu virüsün çıkmasına sebep olan kedi, köpek yeme gibi birtakım haram olan şeyleri yiyen insanların da aklı var.  Çin daha yeni bunların yenmesini yasakladı. Aslında Çin, bilimde çok gelişmiş, uzaya uydular gönderebiliyor, fakat işte yaptıkları şeyler meydandadır.  Amerika’sı da öyle, Avrupa’sı da öyle. Erkek iken kadın olmak isteyen, onun da aklı var ama nefsi de var. Yani akıl her şey değil, bir kutsalın gelip ‘şu yaptığınız yanlıştır’ demesi gerekir.  Sonsuz ilim sahibinden bir bilginin gelmesi, insan için büyük bir nimettir, yoksa insanın elinde imkânları azdır. Geriye kendi aklı kalıyor bu da çok kısıtlı. İnsan çok karışık bir varlık.  Dünya çok karışık, kâinat çok karışık.  Bu kadar az bir bilgi ile bu kadar küçük bir akıl ile şeytan ve nefse rağmen, insanlara rağmen, doğruyu bulmak her meselede istikamet etmek mümkün değildir. Bu yüzden Allah Azze ve Celle bu işi kendi üzerine alıyor ve Nahl suresi 9. Ayette “Yolu doğrultmak Allah’ın üzerine vazifedir” buyuruyor. Yani insanın böyle bir ilmi de yok, böyle bir yetkisi de yok. İnsan haddini bilmelidir. İnsan Allah’tan esasları alır ama Allah Azze ve Celle akla pay bırakmıştır. Esasları kendisi tayin ediyor. Ondan sonra geniş bir yol düşünün o yolda nasıl gidilecek, nasıl manevralar yapılacak, onları bize, aklımıza bırakıyor ama uçuruma gitmesinler diye ana çizgileri kendi çiziyor.  İnsanoğlu, Allah’tan gelen vahyin bir rahmet olduğunu hesaba katmıyor. Kendisi için adeta bir baş belası gibi görüyor. Mesela çocuk, anne babası kendisine ‘oğlum-kızım, dersine çalış’ dediği zaman belki de anne babasının o lafından hoşlanmaz, belki de babam bugün keşke gelmese de biraz rahat rahat oynasam, diye düşünür ama o, onun lehine değil aleyhinedir.  İnsanlar da aynen böyle, çocukça davranıyorlar. Allah’tan geleni başlarına bela gibi görüyorlar. Allah’tan gelen vahyi, Kur’an-ı başının belası gibi görüyor, ondan uzaklaşmak istiyorlar.  Hâlbuki bu bir rahmettir ve insanoğlunun kendi acizliğini bilmesi gerekmektedir. Allah’ın da sonsuz ilim sahibi olduğunu bilmesi gerekmektedir. Kıyamet suresi 36. Ayette “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” buyurduğu gibi, Allah’ın insanı başıboş bırakmadığını da bilmesi gerekmektedir. İnsan başıboş olmak istiyor, Allah kendisine bir istikamet tayin etmesin istiyor. Nefsine göre yaşamak istiyor halbuki onun sonu kötüdür. Talebe nefsine göre davranırsa, akşama kadar film izler, atari oynar.  Halbuki anne babasının dediği gibi davranırsa, başarılı bir insan olur, öğretmenin dediği gibi davranırsa başarılı bir insan olur. Yani insanın nefsini hesaba katmanız lazım! Nefsi vahiyden başkası durduramaz, nefsi ancak kutsal olan zapt edebilir.  İnsanların söylemleri, bilim veya aklın söyledikleri; nefsi zapt edemiyor ve insanın doğru istikamette gitmesini sağlayamıyor.

SORU 4: Hocam, istikametin vahiy ile mümkün olduğunu söylediniz, peki bu istikameti ömür boyu devam ettirebilmek, istikamet üzere olmak ne ile mümkündür, bunun şartı nedir?

Alparslan Kuytul: İstikamete ulaşmanın şartı ne ise devam etmenin şartı da odur.  İstikamete ulaşmak vahiy ile mümkündür. İstikameti devam ettirebilmek de yine vahiy ile mümkündür. Ebu Hüreyre’den nakledildiğine göre Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla delalete düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve sünnetim. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.” (Hâkim,1/93). Hayat boyu sapmamak için Kur’an ve sünnete sarılmak icap ediyor.  Aksi halde insan, hayatının mutlaka bir yerinde sapar. Hayat bir köprü gibidir.  Bu köprü uçurumun üzerinde sallanan bir asma köprü. Bu köprünün ha başında uçuruma düştünüz, ha ortasında düştünüz, ha sonuna varmadan düştünüz, uçuruma düştükten sonra ne fark eder? Yani ister 20 yaşında istikametten sapın, ister 50 yaşında istikametten sapın, ister 80 yaşında istikametten sapın ne fark eder?  Sonuçta saptıktan sonra, uçuruma düştükten sonra farkı yoktur. Dolayısıyla bizim bu köprüyü geçene kadar istikamet üzere olmamız şarttır. Bu da sürekli Kur’an ve sünnete sarılmak ile mümkündür. Bir gün Peygamberimiz, eline bir sopa ile kumun üzerinde düzgün bir çizgi çiziyor ve diyor ki ‘bu Allah’ın yolu, dümdüz yol, sırat-ı müstakim’.  Sonra o yolun, o çizginin kenarlarından başka çizgiler çiziyor ve diyor ki ‘bunlar da başka yollar. Her bir yolun başında bir şeytan oturur ve insanı oraya çeker oraya davet eder’ (İbn Mâce, “Muḳaddime”, 1).  Doğru yolda gitmek istiyorsunuz ama önünüze başka yollar çıkıyor. Sırat-ı müstakim üzere devam edebilmeniz için Kur’an ve sünneti bilmeniz ve sonuna kadar, ölene kadar ona göre yaşamanız gerekiyor. Ben bir defa doğru yolu buldum, bundan sonra sapmam zannedilmesin, çünkü o doğru yolun kenarından, sağından solundan bir sürü yol var.  Bakın bu hadiste şunu söylemek istiyor; aslında bütün yanlış yollar, doğru yoldan saptırıyor. O çizginin üzerinde siz ilerlerken sağa sapabiliyorsunuz, sola sapabiliyorsunuz ve bu hemen hemen her aşamada mümkün olabiliyor. Mesela buradan İstanbul’a gideceksiniz ama oraya gidene kadar bir sürü yanlış yollar yok mu, doğru yoldan gitmeniz gerekmiyor mu?

 İstanbul’a varabilmeniz için doğru istikamette gitmeniz lazım, bir bilen lazım. Mesela yolda işaretler var, diyor ki şöyle giderseniz İstanbul, böyle giderseniz Hatay, ona uyuyorsunuz ona uymazsanız, yok ben daha iyi bilirim, ben buna uyumayacağım derseniz, hata edersiniz.  Yolunuz uzar, belki de hiçbir zaman kavuşamazsınız. Bu kafa ile hiçbir zaman İstanbul’u göremezsiniz. İşte aynen onun gibi insanlar, tarih boyunca böyle sapmalar gösterdiler. Bu sapmaların sebebi her an bulunduğumuz noktada doğru da var yanlış da var. Aslında biz her an bir kavşaktayız.  Bugün için de dün için de yarın için de aslında her anımız bir kavşaktır. Bir meselede doğru hangisi? Her konuda doğru var, yanlış var.  Her konuda hak var, batıl var. Hak üzere gidiyorsanız istikamet üzere devam ediyorsunuz demektir. Haktan sapar, batıl yola girerseniz o meselede haktan sapmışsınız demektir.  Yani ben bir defa doğru bir istikamete girdim artık sonuna kadar hep doğru istikamette gideceğim diye bir garanti yok.  Çünkü Peygamberimizin hadisinde ifade edildiği üzere, aslında her an sağa sola sapan yollar var. Her birinin de başında bir şeytan oturuyor amma insan şeytan, ama cin şeytan, bunların başında oturuyor ve oraya sizi davet ediyorlar.  Doğru budur diyorlar, buraya gel diyorlar. Şimdi hangisinin doğru olduğunu, hangisinin yanlış olduğunu nereden anlayacaksınız? Elinizde pusula yok ise denizin ortasındasınız.  Gemi gidiyor, deniz pusulanız yok ise istikametten sapmaz mısınız? Saparsınız. Bütün pusulalar hata edebilir ama güneş hata etmez, yıldız hata etmez. Eğer pusulanız güneş ise yoldan çıkmazsınız, pusulanız yıldız ise, ay ise yoldan çıkmazsınız. İnsanın böyle bir pusulaya ihtiyacı var. Bu yüzden Peygamberimiz benden sonra sapmamanız için Kur’an’a ve sünnete sarılın buyuruyor. Eğer o meselede Kur’an’ın hükmünü bilmiyor, Peygamberimizin hükmünü bilmiyor ise Kur’an-ı, sünneti bilmiyor ise insanın istikametten sapması çok kolay, her an sapabilir.  Aklı ile hareket ettiği zaman insanın sapma ihtimali yüksektir.  Ondan dolayı İslam’da usul ilminde şöyle geçiyor; Bir meselede eğer haber var ise daha üstündür. Mesela o konuda ayet ya da hadis varsa, hatta bazen sahabe kavli, sahabenin âlimlerinden birinin görüşü var ise onu almak daha esastır. Eğer bir hadis bulamadıysak, sahih bir hadis yok ise sahabe kavli bile -o bir haberdir- o görüşü sahabeyi kiram biliyorlar ve seslenmedilerse o görüşün doğru olma ihtimali daha yüksektir. Ona uymak kendi kafamıza uymaktan daha iyidir. Neden böyle bir kural konulmuştur? Haber rey den daha üstün olarak görülüyor, yani hadis kendi içtihadımızdan, kendi reyimizden, kendi görüşümüzden daha üstündür. Çünkü onun kaynağı kuvvetli, o peygambere dayanıyor, bizimkisi ise kendi aklımıza dayanıyor. Bu yüzden haber, reyden daha üstündür.  Bir mesele de sahih bir hadis var ise bütün âlimlerimizin sözü, ‘o benim görüşümdür’ demişlerdir.  Eğer hadis var ise benim görüşüm de odur.  Hadis sahih ise benim mezhebim odur, çünkü o bir haber, sağlam bir haber ise benim kendi görüşümden daha üstündür. Peygamberden gelen bilgi, benim aklım ile bulduğumdan daha üstündür. Çünkü benim aklım hata edebiliyor ama peygamber hata etmiyor. Vahye dayanıyor, kendi heva ve hevesinden konuşmuyor, en küçük bir zelle olsa bile Allah tarafından hemen uyarılıyor, ikaz ediliyor.

SORU 5: Hocam sapmalardan bahsettiniz, bizden önceki ümmetlerde ne gibi sapmalar meydana geldi?

Alparslan Kuytul: Her konuda sapma var. Diyelim ki eski Roma’da ve Yunan’da bazı suçlular ya da kendilerince suçlu gördükleri insanlar ya da esirleri, vahşi hayvanların önüne atıyorlardı. Şimdi bu insanlık mı, bunların aklı yok mu?  Akılları var ama nefisleri de var. Sonra mesela bir insanın kendi çocuğunu öldürmesi, kendi hanımını öldürmesi gayet normal görülüyordu. Bunu filozoflar, bilim adamları, o günün büyük dâhileri bile hoş görüyordu. Hâlbuki bu vahyin reddettiği bir şeydir. Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir. Bakın filozoflar, o büyük Aristo’lar, Platon’lar bunu hoş görüyor. Demek ki onların aklı bunu kabul ediyor. Yani akıl toplumdan etkileniyor. Toplumda kabul edilmiş olan yanlışlardan; Allah etkilenmez, insanlar etkilenir.

Sunucu: O toplumda yetişmiş çünkü.

Alparslan Kuytul: Evet o da onların kültürüyle büyümüş.  Eski Roma ve Yunan intihar hadiselerini hoş görüyorlardı.  Mesela Hindularda kendilerinin uydurdukları tanrıların cinsiyet uzvunun olduğunu kabul ediyorlar, onlara tapıyorlardı. Mesela kendi tanrılarının yatak sahnelerini anlatıyorlardı. Bakın bunlar da kendi tanrıları için böyle düşünüyorlardı. Mesela 330 milyon kadar put yaptıkları kitaplarda kayıtlıdır. Mesela eski İran’da bazı krallar kendi kızlarıyla evleniyordu. Eski krallardan biri kendi kızı ile evlendi, sonra onu öldürdü. Birisi kız kardeşiyle evlendi. Yine onların aklına göre ateşe tapmak doğruydu neden, çünkü aslında ateş Allah’ın nurunun yansımasıdır. Nerede ateş var ise orada aslında Allah’tan bir nur vardır, o halde biz ateşe tapmalıyız. Yani mantık bu, perde arkasında bu var. Ateşi Tanrı gördüğü için değil ama tanrının yansıması gibi görüyor. Yani ‘ben ona doğru dönüp ibadet ettiğim zaman aslında Allah’a ibadet etmiş oluyorum’ diyor.  Mesela putperestler puta tapıyor bunların her biri bir sapmadır.  Mesela İslam öncesi Araplarda kızları diri diri toprağa gömme, içki, kumar, faiz, zina, ırkçılık, cinayetler, türlü kötülükler var ve aslında inanç yönünde de sapmalar var. Bu anlattıklarımın bir kısmı inanç alanında, bir kısmı ameli konulardadır.  Mesela bu sapmalardan biri de Allah’ın dünyaya karışmayacağı, peygamber vermeyeceği bir inançtır. Allah Azze ve Celle ilk insanı bile peygamber olarak gönderdi. On binlerce peygamber gönderdi ve bunu söyleyenler Hz. İbrahim’in soyundan geldiklerini iddia eden insanlar.  Bunların da aklı var, ama zaman içerisinde bazı yanlışlar doğru gibi kabulleniliyor ve artık o tartışılmaz bir şeye dönüşüyor. Bunlar putlara taparken biraz evvel hangi mantık ile taptıklarını söylemiştim.  Mesela bir kısmı yıldızlara tapıyor, diyorlar ki bunlar Allah katında kıymetli varlıklardır.  Bu yüzden bunlar çok yükseklere çıkarılmışlar ve biz onlardan isteyebiliriz.  Bir kısmına göre yıldızların varlığı kendinden ‘vacib ül vücud (Vücudu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan)’, bir kısmına göre öyle değil ‘mümkünül vücud (Var da olabilen, yok da olabilen)’. Varlığı kendinden değil, Allah’ın yarattığı varlık olarak kabul ediyorlar.  O yıldızları her zaman göremedikleri, gündüz vakti göremediklerinde ya da hava bulutlu olduğu zaman göremedikleri için onları temsilen yeryüzünde sürekli dua edebilecekleri yardım isteyebilecekleri putlar yapıyorlar. Yani aslında o putların birçoğu, gökteki yıldızları temsil ediyor ve onu her zaman görebiliyor.  Kendince öyle kabul ediyor ve ondan her zaman yardım isteyebilirsin diye onun heykelini, putunu yapıyor.  Mesela putperest Araplarda, helvadan bile putlar vardı. Kendileri bir yolculuğa çıkarken son yaptıkları iş, putlara gidip dua etmek, putlara ellerini yüzlerini sürmekti. Yolda giderken mutlaka yanlarına bir parlak taş alırlardı.  Onu put olarak kabul ederler, ondan yardım isterlerdi. Yolda daha güzel bir taş bulurlarsa o taşı atıp, (hâlbuki kendi ilahları) o yeni buldukları taşı alırlardı.  Bunları çoğaltmak mümkün, yani milyonlarca put icad ettiler. Şimdi eski Roma, eski Yunan, eski İran, eski Hindistan, eski Arabistan’da olanlardan sadece birkaç tanesini söyledim. Hani bu saydıklarımın ellerinde kitap yok, kitap ehli değiller.

Kitap ehlinin durumu ne? Mesela Yahudiler onlar da sapma var mı? Evet Yahudilerin inanmış olduğu Allah, kendi kulu olan Hz. Yakup Aleyhisselam ile güreş tutan ve kendi kuluna mağlup olan bir Allah yenilen bir Allah. Yani Yakup Aleyhisselam bir insan, Allah haşa bir insan kılığında yeryüzüne inmiş ve Yakup Aleyhisselam ile güreş yapmış ve yenilmiş. Böyle bir Allah anlayışı var. Bu yüzden de Yakup Aleyhisselam’a İsrail diyorlardı. Kur’an’da geçen beni İsrail, yani İsrailloğulları, Yakupoğulları demektir. Niye İsrail diyorlar?  Güreşte Allah’ı yendiği için. Sapmaya bakın!  Allah bir kere insan kılığında gelmez. Allah zaman hem de mekândan münezzehtir.  Burası yeryüzü, zaman ve mekân var. Allah bir kere bir insan değildir. Şûrâ suresi 11. ayette “Allah’ın bir misli yoktur.” Tanrı dedikleri o varlığın, kâinatın sahibinin insan olarak geldiğine inanıyorlar, o yüzden Yahudilikte ve Hıristiyanlıktaki teslis inancına benzer, teşbih inancı var. Yani Allah’ı insana benzetiyor, yani inandığı tanrısı aslında insanlaşabilen bir tanrı. Sonra yine Tevrat’ta Âdem Aleyhisselam, o haram olan meyveden yiyip üstü başı açılınca, cennetteki ağaçların arasına sığınıp görünmemek için utandı. Güya Tevrat’ta anlatılan bu olay nasıl anlatılır? Allah, Âdem’i aradı aradı bulamadı ve “Ey Âdem! Ortaya çık neredesin?” dedi.  Yani Adem’i bulamayan bir Allah. Mesela meleklere düşmanlık yapıyorlar. Yahudiler, Cebrail’e ve Mikail’e düşmanlar. Halbuki bunlar Allah’ın melekleridir. Kendilerince birtakım mantıklar geliştirmişler. Sanki melekler ile görüşmüşler, arkadaş olmuşlar, hangi melek iyi, hangi melek kötü karar veriyorlar. Bakın Allah’ın en büyük meleğine düşmanlık yapıyorlar.  Allah’a imanda sapmalar var.  Mesela Üzeyir’e, Allah’ın oğlu diyorlar.  Neye dayanarak?

Hz. Musa’dan 700-800 sene sonra Tevrat kaybolmuştu. O yıllar içerisinde, o kadar asırlar içerisinde Tevrat’tan eser kalmamıştı. Âlimler, Âlim zannedilenler bile bile Tevrat diye bir kitabın varlığını unutmuşlar, bilmiyorlar, okumamışlardı. Allah Azze ve Celle, Üzeyir Aleyhisselam’ı gönderiyor. Sonra Üzeyir’in tekrardan Tevrat’ı yazdığını iddia ediyorlar. Demek ki “Üzeyir, Allah’ın oğlu, bu yüzden yazabildi” dediler. Bu söz nereden icap etti?

Yani peygamber deseler neyse.  Belki peygamber olabilir, onu kesin olarak bilemeyiz ama Allah’ın oğlu nereden icap etti? Mesela Musa Aleyhisselam’a Allah, kitap vermişti. O Allah’ın oğlu muydu?  Tevrat’ın verildiği Hz. Musa, Allah’ın oğlu olarak görünmüyor.  Üzeyir sonradan nasıl yazdı, demek ki ‘Allah’ın oğludur’ diyorlar.  O zaman Tevrat’ın verildiği Hz. Musa’yı da Allah’ın oğlu olarak gör! Üzeyir neden Allah’ın oğlu oluyor da Musa niye olmuyor? Yani akıl aslında her an sapmaya müsaittir.

Sunucu: Dengeli bir sapma da değil, yani dengesiz bir sapma var.

Alparslan Kuytul: Aslında tüm sapmalar dengesizliktir. Mesela Yahudiler, Üzeyir’in yazmasından ötürü onu Allah’ın oğlu olarak görürken, Hristiyanlar da Hz. İsa’nın mucizelerini görerek işte ölüleri diriltiyor, körlerin gözünü açıyor, bunları görerek “O, Allah’ın oğludur” dediler.  Halbuki tüm peygamberlerde mucizeler var. Hristiyanların meşru ve muteber olarak görmedikleri Barnabas İncil’inde bu konu anlatılırken Hristiyanların nasıl saptığı anlatılır. Barnabası o yüzden kabul etmiyorlar.  Barnabas, incilinde Peygamberimizin geleceğini de söylüyor.  Bu yüzden de Barnabas incilini kabul etmiyorlar. Çocukların sünnet olması gerektiğini ve sünnet olmayanların lanetlendiğini söylüyor. Barnabas İncil’ini bu yüzden kabul etmezler.  Bunun gibi birtakım sebepler var.  Hz. İsa’nın Tanrı olmadığını, insan olduğunu söylediği için de kabul etmezler. Barnabas İncil’inde, Hz. İsa ile ilgili şu bilgi veriliyor; insanlar Hz. İsa ile ilgili olarak üç kısma ayrılır.  Bir kısmı der ki; ‘O, Allah’tır, çünkü körlerin gözünü açıyor, ölüleri diriltiyor. Bir kısmı der ki; ‘hayır O, Allah’ın oğludur’.  Bir kısmı da der ki; ‘hayır, O, peygamberdir’.  Bu üç görüştekiler birbirleri ile savaşacak hale gelmişler, sonra içlerinden akıllı bir adam demiş ki ‘kendisi hayatta gidelim kendisine soralım.’ Yanına giderek demişler ki ‘sen körlerin gözünü açıyorsun, ölüleri diriltiyorsun, alacalı hastalıkları, sedef hastalığı gibi onları iyileştiriyorsun, sen peygamber misin, Allah’ın oğlu musun, Allah mısın?’

İsa Aleyhisselam der ki “Hz İbrahim’i ateş yakmadı, Allah mıydı? Filan peygambere mucize verildi, filana şu verildi, falana bu verildi. Onlar Allah mıydılar? Musa için deniz yarıldı, Musa Allah mıydı, Allah’ın oğlu muydu?” Hayır diyorlar.  O halde bana da bunlar verildi, gördüğünüz gibi yemek yiyorum, bir kadından dünyaya geldim, nasıl Allah veya Allah’ın oğlu olabilirim? Yani Allah’ın bana verdiği Kudret ile bunlar gerçekleşiyor, ben yapmıyorum. Neden benim hakkımda böyle düşünüyorsunuz, niye böyle sapıyorsunuz?

Sunucu: Bir de kendi ağzı ile söylediği halde…

Alparslan Kuytul: Tabii onlar bu İncili kabul etmiyorlar, sonradan uydurma diyorlar. Hâlbuki Müslümanlar tarafından uydurulmuş gibi itham ediyorlar. Peygamberimizden daha önce bir papanın özel kütüphanesinde sakladığı bilgisi var. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim; daha sonraki asırlarda özel kütüphanede saklanan kitapta, şu bilgi var. Barnabas İncili, tabii peygamberimizden evvel bu konu gündeme gelmiş. Barnabas İncili ve onun ile ilgili birtakım cümleler, onu reddeden birtakım cümleler yazıyor. Peygamberimizden evvelki bir kitapta, Barnabas incilinin Müslümanlar tarafından yazılması mümkün değil. Yani peygamberimizden birkaç asır önce yazılmış olan bir eserdir.  Onlar Barnabas incilini kabul etmiyor. Hâlbuki Barnabas İncili, onların sapmasını engellemek için Barnabas tarafından yazıldı. Barnabas incilinin başında diyor ki; ben İsa’nın havarisi, İsa ile görüştüm.  İsa bana bu görevi verdi, benden sonra sapmaları engelle benim ne olduğumu Tanrı olmadığımı, tanrının oğlu olmadığımı yaz. Zaten Hz. İsa hayatta iken bile böyle laflar çıkmıştı, çünkü buna benzer birçok sapmalar var. Bir kısmı itikat alanında, bir kısmı ibadetlerde olmuştur. Mesela ruhbanlık bir sapma değil midir? Ruhbanlık bir sapmadır. Onlara göre insanın ruhu bedeninde bir mahkûm gibidir ve ruh bedenden kurtulmalıdır, bu da ne ile olacak?

Bedene ceza vererek dağlarda yaşayacağız, yıkanmayacağız, evlenmeyeceğiz, çalışmayacağız, doğru düzgün yemeyeceğiz, içmeyeceğiz ve böyle perişan bir hayat yaşayacağız. Pis, kirli bir şekilde hayvanlar gibi dağlarda yaşayacağız. Vücudumuza işkence yapacağız ve böylece ruhumuz özgürleşecek. Yani takva sahibi olabilmenin tek yolu, ‘hayattan kopmaktır’ diye düşünüyorlar. ‘Hayatın içerisinde kalarak, evlenerek, çalışarak, yemek yiyerek, normal bir hayat yaşayarak takva sahibi olamayız’ diye düşündüler.  Ondan dolayı ruhbanlığı tercih ettiler. İnsanlardan uzaklaşmak tecrit, takaddüs (Pek temiz olma. Mübarek kılmak. Kudsî kılmak. Çok temiz olma. Mukaddes olma. Kutsal olma, yüce ve temiz olma. Kusursuz olma) sayıldı. Mukaddes bir varlık olmak için tek yol, evliyadan olmanın tek yolu, toplumdan uzaklaşmak, hayattan kopmak, yememek, içmemek, rahat yaşamamak vs. dediler ve ondan dolayı ruhbanlığı tercih ettiler.  Bir de bunu tercih edenlerin bir kısmı, aslında şunu da biliyorlardı.  İnsanlar ruhbanlara hürmet ediyorlar. Takva sahibi bir insanı, Allah dostu zannediyorlar. Halbuki pasaklının teki aslında. Şirk ve günahlar içerisinde kendine zulmediyor. Bir başkasına zulmetmek nasıl ki haram ise, Allah’ın verdiği bedene zulmetmek, kendine zulmetmekte öyle haramdır. Başkasını öldürmek nasıl haram ise, kendini öldürmek de öyle haramdır.  Bunlar bunu takva zannettiler ve ruhbanlık bir sapmaydı. Yani insan böyle vahiyden uzaklaştığı zaman bunun gibi kendince bir mantık üretiyor.  Onun da aklı var, onun aklı böyle bir mantık üretiyor. Diyor ki bu ruhun özgürlüğüne kavuşması için nefsini terbiye etmesi gerekir. Yani nefsini arındıran kurtulmuştur, kurtulmak istiyor. Nefsin arzularından, nefsin kötülüklerinden, şeytanın tesirinden nasıl kurtulacağım diyor ama? Hayvan gibi dağlarda yaşayarak, dünyadan koparak, evlenmeyerek, çalışmayarak, banyo yapmayarak yaşıyorlardı. Pis pis kokuyorlardı mesela. Belki vücutlarında bitler, haşereler türüyor, onların işkencesi altında yaşıyorlardı. Güya bu şekilde nefsini arındıracak. Hâlbuki Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem geldi ve hayatın içinde kalarak takva sahibi olmanın mümkün olduğunu insanlara gösterdi. Hayatın dışına çıkmadan normal insanlar gibi evlenerek, çalışarak, helal yol ile para kazanarak, takva sahibi olabilirsiniz dedi. Yine az yiyerek, az uyuyarak, az konuşarak, bazen yalnız kalarak nefsinle mücadele edebilirsin.  Elbette çok yiyenlerin, çok uyuyanların, çok konuşanların ve hiç yalnız kalmayanların nefsi kuvvetlenir. Hayatın içinde kalarak takva sahibi olmak, nefsi terbiye etmek mümkündür. İnsana bir kutsal gelip de bunu öğretmez, ucu Allah’a dayanan bir peygamber gelip de bize bunu öğretmez ise, biz kendimizce böyle yollar bulmaya çalışır, takva sahibi olmanın yollarını ararız.

Sunucu: Aslında fıtratta var olan duygular değil mi hocam? Demek ki fıtratta inanmak var. Vahiy olmadığı zaman bu yanlış, bir şekilde ortaya çıkıyor, istikametten sapıyor.  Fıtratta takva var, nefsi terbiye etme isteği var. Vahye dayanmayınca bu durum farklı yollar ile ortaya çıkmış oluyor.

SORU 6: Hocam geçmiş ümmetlerden bahsettiniz, günümüzde ne gibi istikametten sapma örnekleri var?

Alparslan Kuytul: Bugün özellikle her alanda sapma var.  Bugün de söylediğim inanç alanındaki sapmalar devam ediyor. Mesela Hristiyanlar, hala Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak görüyor. Yahudiler hala Üzeyir’i Allah’ın oğlu olarak görüyor. Tevrat’ta ve İncil’de hala o inançlar var ve hala devam ediyor. Hristiyanlar arasında hala bu inançlar kabul ediliyor.

İnanç alanında sapmaların dışında bir de bunlara ilaveten, ideolojiler ortaya çıktı. İdeolojiler, insanları saptırıyor. Bunlar da ayrı bir din, insan mahsulü, akıl mahsulü dinler, ideolojiler. Bu ideolojiler de bir hayatın nizam-ı iddiasındalar, insanlara bir hayat nizam-ı öneriyorlar. ‘Şöyle olursa devlet, toplum güzel olur’ diyorlar. Hâlbuki bu Allah’a ait bir haktır. Allah’ın hakkıdır, çünkü Allah’tır insanları da yaratan, her şeyin sahibi olan. Bu ideolojiler de insanları saptırıyorlar. Mesela yetkiyi Allah’tan alıp insanlara veriyor. Yetki Allah’ındır, her şeyin sahibi O’dur, en iyi bilen de O’dur, etkili olan Allah olmalıdır. Onun dediği olmalıdır, ama bugün insanlara yetki veriliyor. Toplumun dediği, çoğunluğun dediği olacak deniliyor. Mesela çoğunluğun dediği, Allah’ın dediğine aykırı olmamak şartı ile ve Allah’ın hükmünün olmadığı meselelerde önemlidir, ama Allah ve Resulü hüküm koyduğu zaman çoğunluk da kim oluyor, çoğunluk dediğin ne?

Mesela bugün çoğunluk yanlış kararlar verebiliyor.  Çoğunluk diyelim ki kötü bir insanı, yanlış bir ideolojiyi seçiyor.  Çoğunluk dediğin kim?  Aslında çoğunluk dediğiniz insanlar tarafından yönlendiriliyor Medya, televizyonu elinde tutanlar, insanları yönlendiriyor. Çoğunluğun dediği ne zaman önemlidir? Allah ve Resulü bir şey demediği zaman, o mesele insanlara bırakıldıysa o konuda insanların görüşüne başvurulabilir. Mesela çoğunluk, içkinin, kumarın, faizin, zinanın olmasını istiyor ama Allah istemiyor. Dünya Allah’ın, insanlar da Allah’ın kulları, o halde hak kimindir, yetki kimindir? Diyelim ki çoğunluk bu haramların olmasını istiyor ama Allah istemiyor, yasaklıyor. Eğer yetkiyi çoğunluğa verirseniz işte bu bir sapmadır. Allah’ın hakkını kullara vermiş olursunuz.

Mesela darbelere karşıyız öyle değil mi?  Neden karşıyız? Çünkü darbeler, hakkın gasp edilmesidir. Bir insan seçilmiş ise siz onun elinden zorla, silah zoru ile hakkını alıyorsanız bu kabul edilemez. Aynı şekilde bunu kabul etmeyenler, darbeye karşı olanlar neden Allah’a darbe yaparlar? Allah’a darbe yapanları neden desteklerler? Gökler de yer de Allah’ındır. Allah’ın dediği olmalıdır. Yetki Allah’ındır. Allah’a darbe yapıyorlar. Allah’ın hakkını alıyorlar, kendileri istedikleri gibi hükmediyorlar. Sizin hakkınızı birisi gasp ettiği zaman razı oluyor musunuz? Olmuyorsunuz. Neden Allah’ın hakkını gasp ediyorsunuz? Size birisi darbe yaptığı zaman haklı olarak razı olmazsınız. Peki neden Allah’a darbe yapıyorsunuz? Siz mi daha yetkilisiniz Allah mı? Gökler ve yer, sizin mi Allah’ın mı? Allah mı daha ilim sahibi siz mi daha ilim sahibisiniz? İtikat alanında bugünkü sapmalardan birisi ve en çok yaygın olanı budur. İnsanı ilahlaştıran bir anlayış var. İnsanı yani çoğunluğu ilahlaştırıyor. Çoğunluğun dediği olacak diye düşünüyorlar. Çoğunluğun dediği Allah’a rağmen olmaz, olmamalıdır. Çoğunluk, Allah ve Rasulü bir şey demediği zaman dikkate alınır ama Allah ve Rasulü bir şey dediği zaman çoğunluğun hükmü yoktur. Çünkü dünyayı çoğunluk yaratmadı. İnsanların yetkisi mi daha fazladır, Allah’ın yetkisi mi? Bugün en çok yaygın olan sapma budur.

Her bir ideoloji insanları saptırıyor. Mesela sosyalizme bakacak olursak -bazı sosyalistler ateist olmasa bile- sosyalizmde ateizm vardır. Devleti kabul etmez, ‘devlet olmayacak’ der. Halbuki Sovyetler zamanında devlet yine vardı. Neden devleti kaldıramadı? Çünkü devletsizlik yani devlet olmadan işlerin yürümesi mümkün değildir. Sosyalizm, bir ideoloji ve insanları saptırıyor, yanlışa sevk ediyor. Ayrıca sosyalizm, şahsi mülkiyete izin vermez. Bu da bir sapmadır. Allah şahsi mülkiyeti izin veriyor, mirasa müsaade ediyor sosyalizm ise müsaade etmiyor. Kapitalizm ise şöyledir; bu ideolojiye göre para kazan da nasıl kazanırsan kazan. Helal-haram diye bir kavram yoktur, her türlü yol ile para kazanmak mübah görülür. Bu da bir sapmadır.

Günümüzde amelî konularda sapmalara bir misal daha verecek olursak, bazı bidatler, din adına uydurulmuş aslında dinde olmayan ameller de bir sapmadır. Mesela mezarlıklara çaput bağlamak, birtakım dileklerde bulunmak gibi buna benzer şeyler yapmak, kabirlerden yardım istemek bidattir. Kabirlerden, ölmüş olan şeyhlerden yardım istiyorlar mesela “Ya Abdul Kadir Geylani! Şu işimi hallet” diyorlar. Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin senin sesini duyacağını nereden biliyorsun? Sana yardım gönderme kudreti mi var? “Onun duasını Allah kabul ediyor, benim duamı Allah, ona işittirir, o işitirse benim için Allah’a yalvarır ve Allah da bana yardım gönderir” diye bir inanç var. Böyle olacağını nerden biliyorsun? Allah sana, kendisine doğrudan doğruya dua etmene izin vermedi mi ki bu yolu seçtin? Allah sana izin veriyor, doğrudan doğruya “Bana dua et” diyor. Dua ibadettir ve ibadet Allah’tan başkasına yapılamaz. Fatiha suresi 5. Ayette hem “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” diyorlar hem de böyle davranıyorlar. Mademki “Ya Rabbi! Yalnızca senden yardım isteyeceğiz” diyorsun o zaman neden başkalarından, kabirlerden, gaipten yardım istiyorsun? Bu da bir sapmadır. Hem “Yalnız sana ibadet edeceğiz” diyor hem de neden başkasına dua ediyor? Dua ibadettir, böyle yaptığın zaman başkasına ibadet etmiş oluyorsun. Bu da bir sapmadır.

Mekkeli müşrikler, “Atalarımızın izinden gidiyoruz.” diyorlardı. Onlardan öncekiler de aynı şeyi söylüyorlardı. Tarih boyunca peygamberlere söylenen şey budur; “Biz atalarımızın izinden gideriz.” Kur’an-ı Kerim diyor ki “Atalarınız cahil, bir şey bilmeyen kimseler ise yine de onların izinden mi gideceksiniz?” İnsanlar atalarının izinden giderek de sapıyorlar. Körü körüne bağlılık göstererek de sapıyorlar. Kendilerini saptıran bir insanın peşinden körü körüne bağlılık göstererek gidiyorlar. Kur’an, hadis, hiçbir şey bilmiyorlar ama bir cahilin peşinden gidiyorlar. O bağlılık onları saptırıyor. Demek ki inançta, ibadetlerde, ahlakta yani her alanda sapma mümkündür. Mesela kendilerince birtakım ibadetler uyduruyorlar.

İslam’da ibadethane, camidir. Başka bir ibadethane uydurursanız bu bir sapmadır. Kur’an’a, Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hayatına ve kitaplara baktığımızda bunlarda mescid vardır ve tarih boyunca da mescidin ne olduğu bellidir. Siz 1400 sene sonra yeni bir ibadethane mi uyduracaksınız? Hem Müslümanız diyeceksiniz hem de yeni bir ibadethane mi uyduracaksınız? “Folklor gibi birtakım hareketler yaparak yeni bir ibadet şekli mi uyduracaksınız? Kültürel faaliyet yapıyoruz” diyorsanız siz bilirsiniz. Nasıl ki halk dansları ve folklor ekipleri var, onlar gibi biz de böyle bir folklor yapıyoruz, diyorsanız o sizin bileceğiniz iştir. Ama bu İslam diyorsanız ve buna ibadet diyorsanız, bunu yaptığınız yere de ibadethane diyorsanız bu dinde sapmadır. İslam’da böyle bir ibadethane yok, böyle bir ibadet şekli de yoktur.

Siz dans ediyorsanız siz bilirsiniz, günahı sevabı sizedir. Ne yapıyorsanız yapın. Ancak buna “İslam’ın namazı, bu da bir namazdır” demeyin. “Burası da bir cami gibi kutsaldır, mabettir” demeyin. İşte bunların hepsi birer sapmadır.

Başka bir sapma hareketi ise mealcilik hareketidir. Bunlar hadis inkarcılığı yapıyor. “Yalnız Kur’an; meal” diyor.  Kur’an aslında Arapçasına denir, meale Kur’an denmez. Bunlar meale Kur’an diyor ayrıca sünneti de kabul etmiyor, ayetleri açıklayan hadisleri kabul etmiyor, “Yalnız Kur’an bize yeter” diyor. Bu şekilde hadislerin yardımı olmadan Kur’an’ı anlayamazsınız. Mesela Kur’an-ı Kerim “Namaz kılın” buyuruyor. Namaz nedir? Namaz, Arapçada dua demektir. O zaman dua mı edeceksiniz sadece? Namazın ne olduğunu Peygamberimiz’den öğrenmek zorundayız. Allah ona emretti ve Cebrail’i göndererek namazın nasıl kılınacağını da öğretti. Bunlar hadislerde de sabittir. Miraç’tan döndükten sonra Cebrail, Peygamberimiz’e geldi, iki gün namaz kıldırdı. Birinci gün namazın ilk vakti, ikinci gün de son vaktinde gelerek namazın vakitlerini göstererek namaz kıldırdı. Namazdan, zekâttan, hacdan maksadın ne olduğu bellidir. Bunları Peygamberimizden öğrenmek zorundayız. Hadisleri inkâr edenler, bunlardan ne anlayacaklar? Bu ayetleri hadislerin ışığında anlamazlarsa bunlardan ne anlayacaklar? “Kur’an bize yeter” diyenler, bunun sonucunda sapıyorlar. Kur’an-ı Kerim, peygambere itaati emrediyor, bunlar Peygamberimize itaat etmemiş oluyorlar. Ayet mutlaktır yani her konuda, ne dediyse peygambere itaat edeceksin. Çünkü peygamber, kendi heva ve hevesinden konuşmaz. O halde ona her meselede itaat lazımdır. Böyle davranmayanlar, sapıyorlar, bu bir sapma hareketidir.

Kader konusunda, “Kur’an’da açıkça yok” diyorlar, kaderi inkâr ediyorlar. Bu konu hadislerde var. Kur’an’da da var ama Kur’an’daki çok açık değil yani müteşabihtir ama bu konu ile ilgili açık seçik bir şekilde hadis var. Kaderin olduğunu ispat eden akli deliller de var. Şefaati inkâr edenler var. Ancak şefaat ile ilgili çok sayıda ayet ve hadis var. Kabir azabını inkâr edenler var. Bununla ilgili çok sayıda hadis var, ayetlerde de işaret var. Bunların hiçbirini görmeyenler, hadisleri görmek istemeyenler elbette ki sapmaktan kurtulamayacaklar. Sapıyorlar ve saptırıyorlar. Bunlar zamanında Pavlus’un yaptığını yapıyorlar. Pavlus, Hıristiyanlığa ne yaptı ise bunlar da İslam’a aynısını yapıyorlar. Pavlus ne yaptı? Pavlus; “Tevrat’ın şeriatı ve hükümlerinden muaf olabiliriz” dedi. “Yalnız inanç ve ahlak var, ibadet yok. Haftada bir defa kiliseye gidersen iyi olur, gitmezsen de bir şey olmaz” dedi. “Namaz, zekât, oruç, hac hiçbir ibadet yok. Ondan sonra şeriat denilen hayata dair hükümleri de iptal etti.” Böylece kolay bir din meydana getirecek ve insanların büyük bir çoğunluğu Hristiyan olacakmış.

Sunucu: Yani cici göstermeye çalıştı.

Alparslan Kuytul: Evet. Sanki Allah’ın dini güzel değil o daha da güzelleştirecek. Cici bir din meydana getirme maksadıyla bunu yaptı. Bunun sonucunda ne oldu? Hristiyanlık şimdiki haline geldi. Ne ibadet var ne şeriatı ne de kanunları var. Kralların istediği din haline geldi. Ahlaklı olun, tanrıya inanın, tanrıdan yardım isteyin, tanrıya güvenin ama tanrınızı hayata karıştırmayın. Hayata karışmayan, hükümler göndermeyen bir tanrı. Nasıl bir tanrı? Bu, kralların istediği bir tanrıdır. Krallar böyle tanrıdan çok memnun kalır. Çünkü krallar, hükmetmek istiyor, tanrıyı işlerine karıştırmak istemiyorlar, “laiklik” yani. Tanrı bize karışmasın. Pavlus, kralların istediği bir din meydana getirdi. Şimdikiler de aynısını yapıyorlar. Şimdikiler de devletlerin istediği, hükümleri olmayan bir din meydana getiriyorlar. Kur’an’da hükümler var ama Kur’an-ı değiştiremiyorlar bu sefer manayı değiştiriyorlar. Diyorlar ki “Evet bunlar var ama bunlar birer misaldi. Allah-u Teâlâ bunları misal olarak gönderdi aynen almamız gerekmez. Böyle bunları bir misal olarak görelim ve dolayısıyla ona uymamız gerekmiyor. Biz onların ruhunu alalım ve başka şekle çevirebiliriz. Şekli önemli değil. Mesela cezanın şekli önemli değil, hükmün kendisi önemli değil, ruhunu alalım. Ruhunu alarak biz hüküm koyalım.” Bunu kim ister? Devletler ister. Böyle bir din, devletlerin başındakilerin işine gelir. Çünkü o zaman istediği gibi kanun koyar ve der ki “Ben nasıl olsa dinin ruhuna uygun bir kanun koydum.”

Sunucu: Aslında dini bir yandan da kullanmış oluyor.

Alparslan Kuytul: Dini kullanmış oluyor, kendi istediğini yapıyor. Din kullanılmayı kabul etmez. Allah’ın hükümleri kıyamete kadar geçerlidir ve misal olsun diye de gönderilmemiştir. Kıyamete kadar geçerli olsun diye gönderilmiştir. İşte bunun sonucunda sapmalar meydana geliyor. Hükümleri olmayan devlete karışmayan bir din, meydana geliyor. Devlet, dini bu şekilde saf dışı ediyor ve dinden kurtulmuş oluyor. Ondan sonra istediği gibi idare ediyor. Peki bunun sonucunda hayırlı şeyler mi oluyor? Hayır, toplum daha kötüye gidiyor. İnsanoğlu önce Allah’ın hükümlerini başına bela gibi görüyor. Halbuki o Allah’ın hükümleri bir rahmettir. Allah bizden iyi bilir ve biz o hükümler ile dünya devleti olmuştuk. İnsan, bunu unutuyor ve Allah’ın koyduğu hükümler ile bir yere varılamayacağını, kendisinin daha güzel hükümler koyacağını düşünüyor ve insanları saptırıyor. Hem kendileri sapıyor hem de insanları saptırıyor. Toplum da her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Bunun gibi sapmalar çok fazla ve her alanda sapma var. Bunların misallerini çoğaltmak mümkündür.

Sunucu: Hocam bizden önceki ümmetlerde görülen sapmalardan bahsettiniz. Günümüzde de görülen sapmalara değindiniz.

SORU 7: Hocam peki İslami hareket açısından veya İslami hizmetler yapan insanlar açısından görülen sapmalar nelerdir?

Alparslan Kuytul: İslam düşmanlarının İslam’a hizmet eden insanları rahat bırakması mümkün değildir. Bu rahat bırakmama olayı, sadece öldürerek, hapse atarak, sürgün ederek ya da şeytanlaştırmak suretiyle aleyhinde propaganda yaparak değil. Belki bunlardan daha da tehlikelisi, onları yanlış bir hareket metoduna inandırmalarıdır. Ölümle tehdit etseler belki bir kısmı ölümle tehdit ile de sapabilir o da mümkün, başka şeylerle tehdit ederek ya da birtakım tekliflerde bulunarak bir kısım insanları saptırabilirler. Ama sadece tehdit ya da teklifler ile değil bir de bazı şeylere inandırarak saptırıyorlar. Yanlış metotlara sevk ederek sapmalarını sağlıyorlar. Peygamberimize gelip teklifte ve tehditlerde bulunuyorlar. Kur’an-ı Kerim Enfâl Suresi 30. Ayette “Hani o inkâr edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır” buyuruyor. ” Ne gibi tuzaklar? Seni hapsetmek, öldürmek ya da sürgün etmek gibi birtakım planlar yapıyorlar. “Hapse mi atalım, öldürelim mi yoksa sürgün mü edelim?” gibi düşünüp birtakım planlar yapıyorlar. Allah da karşılığını veriyor. Allah tuzak hazırlayanların en hayırlısıdır.

Şimdi burada kafirlerin birtakım hesaplarını, Allah-u Teâlâ bize haber veriyor, onların planlarını deşifre ediyor. Ayrıca saptırmak için tekliflerde bulunmuşlar. Çünkü tevhidin karşısında duramıyorlar, tevhid, vahiy üstün geliyor. Tevhid, “Allah’tan başka ilah yoktur” diyor. Onlar ise “Var” diyor. Var diyen, mağlup olacak. Çünkü Allah’tan başka ilahın olması aklen de mümkün değildir. İki tane ilah olsa birisi diğerini ya yener ya yenemez. Eğer biri diğerini yenerse yenilen ilah değildir. Eğer biri diğerini yenemezse, berabere kalırlarsa ikisi de ilah değildir. Akıl da tek ilah olmasının gerekliliğini söylüyor, bunu kabul ediyor. Bütün kâinatta var olan düzen, tek bir ilah tarafından idare edildiğini gösteriyor. Allah’tan başka kimsenin daha iyi bilemeyeceği de açıktır. Kâinata bakıldığı zaman Allah’ın ilminin sonsuz olduğu görülüyor. Onun gibi bilmek mümkün değil, insanlar için o halde O’ndan başka bir otorite olmamalı, O’na itaat edilmeli şimdi tevhid bunu söylüyor. Hem göklerin ve yerin sahibi Allah’tır hem ilmi sonsuzdur. O halde ona itaat edilmesi gerekli, O’ndan başka ilah otorite kabul edilmemelidir. Tevhid bunu söylüyor, buna karşı koyamıyorlar. Bu sefer anlaşma yoluna gitmek ve saptırmak istiyorlar. Diyorlar ki “Ya Muhammed! Eğer senin istediğin mal, mülkse seni en zenginimiz yapalım. Mal toplayalım kendi aramızda yeter ki bu kavga bitsin. Eğer senin istediğin mevki, makamsa seni kral yapalım. Yeter ki bu kavga bitsin kralımız ol. Eğer senin istediğin güzel kızlarımız ile evlenmekse seni en güzel kızlarımızla evlendirelim yeter ki bu kavga bitsin. Eğer hastalandıysan, sana cinler musallat olduysa seni en iyi doktorlara gönderelim, seni iyileştirmeye çalışalım.” Şimdi bütün bu teklifler neyi gösteriyor? Kafirler zayıftırlar, inançları zayıftır ve tevhidin karşısında duramamaktadırlar. O yüzden tekliflerde bulunmaktadırlar, gel anlaşalım, demektedirler. Anlaşmak zorunda kalmaktadırlar. Bu şekilde saptıracaklar. Eğer Peygamberimiz onların tekliflerini kabul etse o zaman da “Demek ki Muhammed’in bütün derdi buymuş, davası yok, peygamber de değil. Demek derdi bunlarmış” diyecekler. Bu şekilde birtakım teklifler ve planlar yapıyorlar. Peygamberimiz, bunları reddediyor “Ben bunlar için gönderilmedim.” diyor. “Benim öyle bir derdim yok. Ben zaten rahattım. Beni seven bir karım, çocuklarım vardı. Mekke’nin en zengin kadını ile evliyim. Ben zaten şeref sahibiyim, Abdülmuttalib’in torunuyum. Herkes bana hürmet eder ve bana “Muhammed’ül Emin” der. “Dünya adına benim elimde her şey var.” Peygamberimiz bir bakıma aristokrat bir ailenin çocuğu sayılır ama bütün bunların hepsini, imtiyazlarını terk ediyor. Bu yolda canını, malını, ailesini, her şeyini ortaya koyuyor ve onların tekliflerini reddediyor. Müşrikler, bu teklifler kabul olmayınca daha sonra ne yapıyorlar? Biraz evvel söylediğim ayette olduğu gibi öldürmek, hapse atmak, sürgün etmek gibi başka planlara geçiyorlar. Hepsinde asıl maksat, saptırmadır. Allah Azze ve Celle, Peygamberimizi ayetlerle muhafaza ediyor, ona yol gösteriyor. Allah “Al sana bir dava, ne yaparsan yap” dememiştir.  Allah-u Teâlâ nasıl hareket edeceğini, hareket metodunu da ona göstermiş. “Al sana bir dava, al bunu hâkim kıl. Nasıl kılarsan kıl, İslam’a hizmet et de nasıl edersen et” dememiştir. Allah Azze ve Celle Nisa 89. Ayette “Onlar, kendilerinin inkâra sapmaları gibi sizin de inkâra sapmanızı istediler. Böylelikle bir olacaktınız. Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan veliler (dostlar) edinmeyin” buyuruyor. Yani istediler ki sen yağcılık yapasın, alttan alasın, ılımlı olasın onlar da sana karşı ılımlı olacaklar. O kafirlere, inkâr edenlere itaat etme” diyor.

Mesela Allah Azze ve Celle Kafirun Suresi’nde “De ki: Ey kâfirler. Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim ibadet ettiğime, ibadet edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana” buyuruyor ve köprüleri atıyor. Aramızda bir köprü yok. Ben size davette bulunuyorum. Siz bu tarafa gelirseniz buyurun gelin, ben o tarafa bir adım bile atamam. “Dininiz size, dinim bana” ben, sizin tarafa bir adım bile atamam. Çünkü bu din, benim uydurduğum bir şey değil ama sizinkiler sizin uydurduklarınızdır. Anlattıklarım bana ait değil, ben ondan taviz veremem. Ben dinde bir yeri değiştiremem ama siz zaten kendiniz uydurduğunuz için değiştirebilirsiniz. Siz buyurun gelin. Ben hak taraftarıyım, siz batıl yoldasınız. Ben sırat-ı müstakim üzereyim, siz değilsiniz. Sizin bu tarafa gelmeniz lazım. Bu gibi ayetlerde hep şunu görüyoruz; Allah Azze ve Celle Peygamberimiz’i dahi özgür bırakmıyor, onu yönlendiriyor. Bu ayetler bize şu mesajı veriyor; bu ordunun gerçek komutanı Allah’tır ve peygamber dahi özgür değildir. İstediği gibi bir hareket metodu izleyemez. Dinden taviz veremez. Onları kazanabilme adına, alttan alamaz, böyle bir yetkisi yoktur. Çünkü bu dini gönderen ve bu hareketi yöneten, Allah’tır. İnsanların peygamber bile olsa kendi kafasına göre, zafere götüreceğine inandığı, bir hareket metodu, tercih etme ya da tayin etme hakkı yoktur. Fakat günümüzde Müslümanlar kendilerinde bu hakkı görüyorlar. Dinden tavizler veriyorlar. Onlara “Yapmayın, etmeyin” dediğinizde “Bugün böyle gerekiyor” diyorlar. “Peygamberler böyle yapmadılar, dik durdular, taviz vermediler ve hakikatleri açıkça ortaya koydular. Allah’tan başka ilahları reddettiler ve kendilerini onlardan gibi göstermediler. Münâfıklık yapmadılar. Alttan almadılar, taviz de vermediler. İnançları neyse ortaya koydular. Onların yanlış inançlarını ve putlarını reddettiler. Açık seçik konuştular” dediğinizde “Bugün öyle olmaz” diyorlar. Sanki peygamberî hareket metodu o günler içinmiş, bugün için değilmiş gibi davrandılar. Bunu söyleyen insanların birçoğu laikliği doğru bulmayan insanlardır. Ancak bu laikçe bir davranıştır. Sonuçta laiklik bu değil midir? Yani laiklikte “Kur’an’ın hükümleri o zaman içindir, bu zaman için değildir. O metod, o zaman içindir, bu zaman için değildir” anlayışı vardır. Halbuki biz, metod konusunda Kur’an ve Sünneti terk ettiğimiz zaman sapmaktan kurtulamayız.

 İşte günümüzde bunu görüyoruz. Müslümanlardan niceleri Kur’an ve sünnetteki hareket metodunu terk etti. Şimdi onlar tanınmaz haldeler. Belki 20- 30 sene evvel “Siz 30 sene sonra böyle olursunuz.” deseydiniz, kabul etmezdi. “Bize iftira atma, biz öyle olur muyuz hiç?” derlerdi. Halbuki bugün öyle oldular, o hale geldiler. Nasıl bu hale geldiler? Taviz, tavizi doğurdu. Nasıl ki Güneş, kumaşın rengini soldurursa aynı şekilde Müslümanlar, gayri İslami düzenlerin, laik sistemlerin tesiri altında renklerini kaybettiler, renksizleşmeye başladılar ve renkleri soldu. Halbuki “Sıbğatallah; Allah’ın boyası” Allah’ın boyası, solmaz. Eğer Kur’an ve sünneti takip etseydiler, taviz vermeseydiler bu duruma gelmeyeceklerdi. Sapmalar böyle, iyi niyetli oluyor. İyi niyetle “İşte bugün, böyle gerekir” diyerek sapmalar oluyor.

Bir gün hatırlıyorum, bundan 20 30 sene önce bir mahalleye gitmiştim. Orada birisi parti ile ilgili görüşümü sordu. Ben de görüşümü anlattım. Peygamberlerin nasıl mücadele verdiklerini anlattım. Tüm Müslümanlar kardeştir, kardeşliği bozmadan birbirimize hakkı söylemeliyiz. Kardeşliği bozmadan hareket metodu konusunu da konuşabilmeliyiz. Karşımızdakinin Müslüman olduğunu unutmadan ilmi delillerle, Kur’an ve sünnet ile konuşabilmeliyiz. Üstünü ört bas etmeye “Bu konuyu konuşmayalım.” demeye gerek yok. Bu konuyu konuşalım ama kardeş olduğumuzu unutmadan, ilmi delillerle, aramızda Kur’an ve sünnet hakem olması şartıyla bu konuyu konuşabilmeliyiz. Ben, Peygamberimizin hareket metodunu anlattım. Önceki peygamberlerin de aynı olan hareket metodunu da anlattım. Hiçbir peygamber “La ilahe illallah” dışında bir dava öne sürmedi. Ne insanlığa hizmet davası ne sosyalizm gibi fakir fukara davası ne faşistlerin iddia ettiği gibi ırkçılık davası ne ahlak davası, peygamberlerin hiçbirisi böyle davalar öne sürerek ortaya çıkmadı. Başka bir şey adına değil Allah adına ortaya çıktılar. Sancaklarında yalnızca “La ilahe illallah” yazıyordu. Ayrıca davayı ortaya koyarken hiçbir zaman taviz vermiyorlardı. Bunları anlattım. Ne dedi biliyor musunuz? Karşımdaki şahıs, soruyu soran kişi “Hocam biz peygamber miyiz? dedi. Elbette peygamber değiliz ama peygamber bize örnektir. Yoksa sen kendine peygamberi değil de başkalarını mı örnek alıyorsun? Yazıklar olsun.

Sunucu: Birçok meselede böyle diyebiliriz hocam.

Alparslan Kuytul: Kur’an-ı Kerim Peygamberimizin “Usvetu’l hasene” olduğunu söylüyor. Bizim için en güzel örnek, Peygamberimizdir. Onu örnek almayacağız da Ahmet’i, Mehmet’i mi örnek alacağız? Peygamber miyiz? Tabi ki değiliz ama peygamberler bize örnektir. Peygamberler yalnız namazda niyazda mı örnektir? İbadet ve ahlakta mı örnektir? Hareket metodunda örnek değil midir? Yani peygamberin örnekliğini sınırlayacak mıyız? “Şu konuda örnektir, şu konuda örnek değildir” böyle mi diyeceğiz? Yoksa her konuda mı örnektir?

Bu din, tuvalete bile sol ayakla girip sağ ayakla çıkmaya varana kadar bunları bize öğreten bir dindir. Namazın sünnetlerinden abdestin adabına, tırnak kesmeye varana kadar, savaş ve barışla, hayatla ilgili ne varsa hepsini öğreten bir dindir. Nasıl olur da en önemli mesele olan dinin yeryüzüne hakimiyeti nasıl bir yolla olacağını öğretmez? Adaleti nasıl sağlayacağız? Zulmü ve şirki dünyadan nasıl kaldıracağız? Toplumları zulüm ve şirkten nasıl kurtaracağız? Bunların yolunu bize öğretmemiş olabilir mi? Çok detay olan, tali meseleleri bile bize öğreten bu dinin, bu önemli meseleleri öğretmemiş olması mümkün müdür? Kur’an-ı Kerim, 25 kadar peygamberin mücadelelerinden misaller veriyor ve bunlar incelendiği zaman hepsinin dediğim noktada ortak olduğunu görüyoruz. Tüm peygamberlerin sancağında tevhid yazıyor, başka bir dava yazmıyor ve hiçbiri de taviz vermiyor. Çünkü bunlar, temel esaslardır. Ama bugün Müslümanların birçoğunun sancağında tevhid yok, kendilerine başka düşmanlar bulmuşlar. Kendilerine ateistleri düşman yapmışlar, onları düşman görüyorlar. Ateistlerin ateist olmasının sebebi; tevhidin açıkça ortaya konulmamasıdır. Müslümanların bir mücadelesinin olmamasıdır. Bu, insanları dinden soğutmuştur. Müslümanların korkaklığı ve davranışları, hakikatleri ortaya koymamaları, zulme zulüm dememeleri, zalime zalim dememeleri nice insanı dinden soğutmuştur. Günümüzde bazı Müslümanlar, ateistleri hedef olarak seçiyorlar halbuki Kur’an’ın en çok üzerinde durduğu ateizm değildir. Çünkü ateist her zaman azdır ama şirk içinde olanlar her zaman çoktur. Allah’ı kabul ettiği halde Allah’a ortak koşanlar her zaman çok olmuştur. O yüzden Kur’an-ı Kerim hep onlar üzerinde durur. Kur’an, Allah’ı kabul ettiği halde Allah’ın otorite hakkını Allah’tan alıp kendisi hükmedenler üzerinde durur. Firavunlar, Nemrutlar, toplumlara hükmeden zalimler üzerinde durur.  Bunlar üzerinde durmuyorlar, zayıf buldukları ateistler üzerinde duruyorlar. Müslümanların bir kısmı böyledir. Bir kısmı ise ibadet ve ahlakla meşgul oluyor. Din sanki yalnız buymuş gibi davranıyorlar. Bir kısmı ise ‘iman lazım’ diyor. İman lazım ama imanın hangi kısmı üzerinde duruyorlar? Allah’ın yaratıcı olması ve ahirette tekrardan yaratıp hesap sorması üzerinde duruyor. Elbette bunlar da lazımdır ama iman bundan ibaret midir? Allah Azze ve Celle A’raf Suresi 54. Ayette “Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir.” buyuruyor. Neden sadece Allah’ın yaratması, kudreti, sanatı üzerinde duruyorsunuz da Allah’ın hükmetme sıfatı üzerinde durmuyorsunuz? Allah aynı zamanda emreden bir Allah’tır. Yalnız Hâlık değil, aynı zamanda Melik’tir, Hakim’dir, hükümdardır. Hükmeden bir hükümdardır ve kitabında da hükümler vardır. Neden bunlar üzerinde durulmuyor? İşte bu şekilde sapmalar başlıyor. Sadece Allah’ın varlığı ve tek olması, yaratıcının tek olması üzerinde duruyorlar. “Tek bir yaratıcı var” diyorlar. Zaten bunu inkâr eden yok ve bunu anlatmanın bir gereği de yoktur. İnsanlar bunu zaten biliyor. İnsanlar tek ilahı, tek otoritenin Allah olduğunu bilmiyor. Bunun üzerinde durulmuyor ve o zaman ne oluyor? Sadece ibadet ve ahlakı anlattığınız zaman, bu zalim düzenlerin işine geliyor. Zalim düzenler, sizin ibadet etmenizden, ahlaklı bir toplumun meydana gelmesinden rahatsız olmaz hatta bu durum onların işine gelir. Çünkü sadece ibadetini yapan, ahlak sahibi olan, onların yaptıkları ile ilgilenmeyen, memleketin ne durumda olduğu umurunda bile olmayan bir Müslüman modelini severler. Zalimler, hükmedenler, hiçbir şeye karışmayan Müslüman modelini severler. Sizin ibadeti, ahlakı anlatmanız zalim düzenlerin işine gelir. İbadeti, ahlakı anlatmayalım mı? Anlatalım ama “La ilahe illallah”ı anlattıktan sonra anlatalım. Önce Allah’tan başka ilah olmadığını bir öğretelim. Dinin temeli budur ve iman bununla gerçekleşir. Allah’ın varlığını, birliğini söylemek ile iman gerçekleşmez. Allah’ın varlığını, birliğini Ebu Cehil, Ebu Leheb, Firavun, Nemrut vb. de kabul ediyordu. Onlar, Allah’ın tek otorite olduğunu, peygamber ve kitap gönderip hayatına hükmeden kanunlar koyan bir Allah’ı kabul etmiyorlardı. İşte bu meselenin üzerinde durulması lazımdır. Bunun üzerinde durulmuyor, tehlikesiz alanlar üzerinde duruyorlar. İbadeti, ahlakı anlatıyorlar ve böylece kafir ya da zalim devletler ile karşı karşıya gelmiyorlar, işin kolayını bulmuşlar. Bunun sonucunda sapmalar oluyor. Kendilerini o devletlere güzel gösterebilmek için, menfaatlerinin devam etmesi için dinin bu yönlerini örtbas ediyorlar, dinin o kısmını anlatmıyorlar. Allah, hükmeden bir Allah’tır, bunu anlatmıyor. Çünkü anlattığı zaman güçlüler ve hâkim güçler ile karşı karşıya gelecek, bunu bilmektedir. Haramlar var, haramlar ile ilgili konuşmuyor çünkü konuşursa hâkim güçler ile karşı karşıya gelir. O zaman ne oluyor? 

O zaman din, eksik anlatılmış oluyor ve topluma tesir etmiyor. Hayatın dışında, ferdi olarak yaşayabileceğiniz, topluma karışmayan bir din, din değildir. Bu İslam değildir çünkü İslam karışır. “Biz böyle hizmet edelim.” diyorlar, tehlikesiz alanda at koşturuyorlar. Tehlikeli gördükleri meselelere girmiyorlar. Halbuki o zaman da İslam’ı anlatmış olmuyorlar. Aslında bu, yalnız ibadet ve ahlakın olması, Hristiyanlığa benzemektedir. Elbette dinin içinde bunlar da var. Köksüz bir dal, odundur. İbadet ve ahlak İslam ağacının parçaları, dallarıdır. İslam’da ibadetler ve ahlak esasları vardır ama bir köke, tevhide, imana bağlıdır.  Böyle olduğu zaman onların bir manası vardır. Siz ibadetleri ve ahlak esaslarını, kökünden kopardığınız zaman odundan bir farkı yoktur. Dal, ağaçtan koparsa ne olur? Odun olur. Böyle tevhid kökünden koparılmış bir ibadet ve ahlak cansızdır, ruhsuzdur. Dinin bir davası var. Davasını ortaya koymuş olmuyor. Siz onları köke bağlamıyorsunuz. İbadeti ve ahlakı tevhid köküne bağlayacaksınız. Ayrıca haramlara karşı mücadele etmeniz lazım. Başta, peşinen güçlüler ile karşı karşıya gelmeyeceğiz diye kafalarına koymuşlar. Güçlüler nelerden rahatsız oluyorsa o konulara girmemeyi kafaya koymuşlar. Onlar rahatsız olmasın, bize baskı yaparlar diye düşünüyorlar. Onlara diyorum ki, Allah’ın azabını göreceksiniz. Bu dünyada ya da ahirette Allah’ın azabını gördüğünüzde, Allah’ın da bu yaptığınızdan rahatsız olduğunu göreceksiniz. Siz güçlülerin, güçlü gördüğünüz insanların rahatsız olmasından korkuyorsunuz, size baskı yapmalarından korkuyorsunuz ve gerçekleri anlatmıyorsunuz. Kıyamet gününde göreceksiniz, bu şekilde Allah’ı rahatsız ediyorsunuz. Allah mı güçlü onlar mı? 

Taviz tavizi doğuruyor. Önce hakikatleri konuşmuyorlar sonra yavaş yavaş batıl ideolojilere meylediyorlar. Bugün birçokları şu anda dünyada mevcut ideolojiler ne ise bunları kabul etmiş vaziyetteler. Mesela demokrasiyi savunuyorlar. Demokrasinin bazı yönleri İslam’a uygundur ama her yönü uygun değildir. Siz demokrasinin İslam’a uygun olan taraflarını zaten İslam’da olduğu için almanıza gerek yoktur. İslam’a uygun olmayan taraflarını da haram olduğu için alamazsınız. O zaman demokrasi demeye gerek yok. Demokrasideki ifade hürriyeti, özgürlük gibi güzel şeyler zaten İslam’da vardır. Neden demokrasi diyorsunuz. Demokrasi dediğiniz zaman, demokrasi bir bütündür, parçalanamaz. Hepsini almanız lazımdır. Tüm haramlar, demokraside serbesttir. Siz bunu mu savunuyorsunuz?

“Demokrasi olsun” derseniz işte bunu savunmuş olursunuz. “Tüm haramlar serbest olsun” demiş oluyorsunuz. Bunu mu söylüyorsunuz, bir mü’min bunu söyleyebilir mi? Bir Müslüman, Allah’ın haram kıldığı şeyler serbest olsun, demokrasi olsun, diyebilir mi? İşte sapmalar böyle başlıyor ve taviz tavizi doğuruyor. Zamanla bir bakıyorsunuz çok farklı bir hale gelmişler hatta doğruyu söyleyenler ile tartışmaya başlıyorlar. Halbuki 20-30 sene evvel kendileri de bunları savunuyorlardı. Şu anki durumlarını yanlış buluyorlardı, başkalarını eleştiriyorlardı. Şimdi kendileri o noktaya geldiler peki nasıl oluyor bu? İşte Kur’an ve sünnet sürekli elinde olmazsa, hareket metodu, İslam’a nasıl hizmet edilecek gibi konularda Kur’an’ı ve sünneti esas almazsak olacağı budur. Zamanla sapma oluyor. Pusula lazımdır, pusula olmadığı zaman insan sapmaktan kurtulamaz.

SORU 8: Hocam şahsınız ile ilgili bir soru olacak ama ilk bunu gördüğünüz zamanı, bu meseleyi anladığınız zamanı hatırlıyor musunuz? Gençlik yıllarından itibaren hatta lise çağlarından itibaren İslam’ı, tevhidi anlatıyorsunuz. Bu hakikatleri konuşmanın gerekliliğini ve bir bedelinin olduğunu ilk ne zaman fark ettiniz?

Alparslan Kuytul: Ben her zaman vazifemi düşünürüm, hiç sonumu düşünmem. Benim bildiğim, ‘hakikatleri konuşmak bizim vazifemizdir.’ Sonunda ne olacağına Allah karar verir. Ben çok küçükken peygamberlerin metodu ile ilgili kitaplar okuduğumda anlamıştım. Kur’an okuduğumda, bu ayetleri okuduğumda anladım. Anladım diyorum ancak bu büyük bir başarı değil, çünkü bunlar zaten Kur’an’da çok açık seçik olarak mevcuttur. Şunu söylemek mümkündür; Kur’an’daki en açık mesele ne namaz ne zekât ne oruç ne hac ne de diğer hükümlerdir. Diğer konuların hepsi ile ilgili Kur’an-ı Kerim kısa bilgiler verir. Namaz, oruç, zekât, hac ile ilgili çok kısa bilgiler verir, gerisini Peygamberimizden öğreniriz, bir kısmını da alimlerin içtihadları ile anlıyoruz. Ancak hareket metodunu doğrudan doğruya Kur’an’dan anlamamız mümkündür. Çünkü bu konu, peygamberlerin hayatıyla, mücadeleleriyle sayfalarca bize anlatılıyor. Ne namaz ne zekât böyle anlatılmıyor. Kur’an’da en iyi anlatılan, en çok üzerinde durulan konu, peygamberlerin mücadele metodudur. Sancaklarında ne yazıyordu? Taviz veriyorlar mıydı vermiyorlar mıydı? Onlardan gibi görünüyorlar mıydı görünmüyorlar mıydı? Alttan alıyorlar mıydı almıyorlar mıydı? Köşeleri kapmak gibi birtakım yöntemler, devletin bazı sinir uçlarını ele geçirmek gibi birtakım yöntemler, izliyorlar mıydı izlemiyorlar mıydı? Hakikatleri apaçık mı anlatıyorlardı yoksa kendilerini, gerçek niyetlerini saklıyorlar mıydı? Kur’an-ı Kerim bunu çok açık seçik ortaya koyar. Peygamberler, açık açık konuştular. Kimseyi de aldatmadılar, sağ gösterip sol vurmadılar. Hedefleri, memleketi kalkındırmakmış, büyük bir devlet kurmakmış gibi ya da kendi ırklarını yükseltmek, toplumu zenginleştirmek gibi birtakım yalan hedefler gösterip de İslam’ı hâkim kılmak gibi bir yöntem izlemediler. Doğrudan doğruya niyetlerini ortaya koydular. “Allah’tan başka ilah kabul etmeyin. Allah’tan başka otorite tanımayın. Allah’a teslim olun” dediler, onlar da bunu kabul etti. Kabul eden kabul etti, etmeyen etmedi. Kabul edenler ile İslam’ı hâkim kıldı. Peygamberler, kimseyi aldatmadılar. Hiç kimse peygamberlere bunu söyleyemedi. “Sen bize böyle böyle diyordun, ülkeyi kalkındıracağız, diyordun şimdi ‘La ilahe illallah’ demeye başladın. Sen dün ‘fakir fukara davası’ diyordun, şimdi ‘La ilahe illallah’ demeye başladın, demek ki sen bizi aldatmışsın” diyemediler. Çünkü peygamberler kimseyi aldatmadı. Aldatmayınca, ilk günden itibaren her söylenmesi gerekeni açık seçik söyleyince o zaman ne oluyor? Hareket, ileride sapma göstermiyor. İlk günden itibaren rota çizilmiş ve her şeyi açık seçik ortaya konulmuş bir hareket, ileride sapmıyor. Eğer saklarsanız hareket sapıyor ve sonraki nesiller hedefi unutuyor, anlamıyor. Sapmalar böyle oluyor. Belki ilk neslin kalbinde İslam var ama sonraki nesiller zamanla bozulmaya başlıyor. Çünkü metod, yanlış. Özellikle metod konusunda büyük bir sapma var. Bunun çözümü de şudur; metot konusunu Müslümanlar yeniden bir araya gelip “Peygamberlerin metodu nasıldı, Kur’an’ın bize önerdiği metod nedir, tatbik edilir mi edilmez mi?” oturup bu meseleyi bir güzel konuşmalılar, kendi kafalarından metod uydurmayı artık bırakmalılar. Bununla yıllar kaybediliyor, paralar boşa harcanıyor ve insanlarımız yanlış metodların içerisinde bozuluyor. Biz insanları düzeltmeye çalışırken, yanlış metodları uygulayarak elimizdeki insanı da bozuyoruz.

Sunucu: Hocam izleyicilerimizden gelen sorular var, gündeme ilişkin sorular da var. İstikamet konusu bitmeyecek gibi isterseniz haftaya devam edelim.

SORU 9: İzleyicilerden gelen gündeme ilişkin sorulara geçmeden önce hocam size çok sayıda soru geliyor. Cuma dersleri olduğu zaman da cuma dersinden sonra yine 8-10 tane soruya cevap verebiliyordunuz. Bu şekilde birikmiş onlarca, yüzlerce soru var. Siz bu konuda izleyicilerimize bir şey söylemek ister misiniz? Çünkü ısrarla soruyorlar, cevaplarını bekliyorlar.

Alparslan Kuytul: Önce şunu söyleyeyim; bir sürü iddianame hazırlandı, o iddianamelerin birinde şöyle bir şey geçiyor. Savcı Bey benim hakkımda diyor ki “Sanki kendisine böyle bir soru sorulmuş gibi yapıyorlar ama aslında biri tarafından kurgulanıyor.” Kimse bana soru sormuyormuş. Onu kim yapıyorsa birisi yapıyormuş ve soruları uyduruyormuş. 13 konuşmaydı sanıyorum 13 konuşma ile ilgili hepsinin başında bunu yazıyor, diyor ki “Kurgulanmış bir soru, kendisine şu şekilde soruldu, şöyle cevap verdi” diyerek, ondan ötürü verdiğim cevapla ilgili benim hakkımda dava açıyor. Şimdi bu savcı gerçekten bu söylediğine acaba kendisi inanıyor mu? Benim işim gücüm yok, ben soru kurgulatıyorum öyle mi?

Sunucu: Kendisine soru soran yok herhalde hocam.

Alparslan Kuytul: İnternetten bu kadar soru geliyor. Devletin elinde her türkü imkân var ve bir sorunun nereden yazıldığını kendileri gayet rahatlıkla bilebilir, bunu zaten herkes biliyor. Almanya’sından Amerika’sına, biraz önce Tanzanya’dan bahsettiniz, Tanzanya nerededir onu bile bilmeyiz, oradan bile soru var. Bu savcı hangi akılla iddianameye bu cümleleri yazdı, ben anlamış değilim. Bir internete gir de bir bak.

Sunucu: Şu anda bile mesela youtube videosunun altında yorumlarda onlarca soru var hocam.

Alparslan Kuytul: Yüzlerce, binlerce, bir sürü soru var. Benim verdiğim cevaplar zaten birkaç bin tane. Bunları kim ayarladı? Benim işim yok bununla mı uğraştım veya bir arkadaşımız, işi gücü yok da bununla mı uğraşacak?  Bir kere bu sorunun nereden yazıldığı belli, birçokları başka devletten yazılmış. Nasıl utanmadın da bunu yazdın? Ben bununla mı uğraşıyorum?  Ben sorulara cevap verecek zaman bulamıyorum bir de soru mu hazırlıyorum ya da beni seven birisi oturup kasten soru mu hazırlıyor? Böyle olsa aynı şehirden ya da iki üç tane şehirden sorular olur. Dünyanın her bir tarafından var. İddianamenin birinde böyle bir saçmalık vardı. Şimdi ben bununla ilgili şunu söylemek istiyorum; bana bu soruların bir kısmı söyleniyor. Ben de “Bunları cuma günü tefsirden sonra sorun, orada cevaplandırayım” diyorum ama her seferinde 3-5 tanesine ancak cevap veriyoruz, gerisi kalıyor ve bunlar böyle birikiyor. Bazen yüzlerce soru oluyor. Bunların hepsine tek tek cevap vermek mümkün değil.

Sunucu: Hocam araştırması gereken konular olabiliyor.

Alparslan Kuytul: Bir kısmı güncel meselelerle ilgili oluyor, diyor ki “İdlib’te şöyle oldu, Amerika böyle dedi, görüşünüz nedir?”  Bu konuyu incelemek lazım. Öyle mi dedi, şöyle mi dedi? Nasıl oldu? Bir kısmı böyle meseleler. Bir kısmı ise uzmanlık alanı ile ilgili oluyor. Diyelim ki mesela “Organ nakli caiz mi? Rahim nakli nasıl olur?” Bu konunun ilk önce tıp uzmanları tarafından ortaya konulması lazım. “Rahim nakli nasıldır?” gibi birtakım konular var ki incelemeyi gerektiriyor. Ona da her zaman, zaman bulamıyorum. Bir kısmı belki çok incelemeyi gerektirmiyor ama yüzlerce olduğu için onlara bile zaman bulamıyorum. Ne yapacağımızı tam bilemiyorum çünkü bu soruların hepsini cevaplandırmak mümkün değil. Benim onlara tavsiyem, internette binlerce soruya verdiğim cevap var. Onlardan araştırsalar iyi olur. Belki de içinden benzeri bir soru vardır ya da aynı soru sorulmuştur, kişi onu bir daha sormuş olabilir. Onu oradan dinleyebilir. Bir de eğer elimden gelirse, vakit müsait olursa cuma günleri dışında başka günlerde bazen sohbet yapıyorum, mesela pazartesi günleri meal sohbeti yapıyoruz, çarşamba günleri usul fıkıh dersi yapıyoruz, eğer fırsat olursa bu derslerden sonra da her seferinde birkaç tane soru cevaplandırılabilir. Daha da olmazsa uygun mu bilemiyorum ama belki de twitterdan bazılarına cevap verilebilir. “Şöyle bir soru soruluyor, bunun cevabı şudur” tarzında cevaplar verilebilir. Twitter belki böyle şeylere pek uygun olmayabilir, pek alışılmış bir şey değil ama başka bir çare bulamadığım için böyle düşündüm. İlerde belki başka bir çare buluruz, bilemiyorum. Ama çok soru var. Bunların hepsine de cevap vermemi beklemesinler. Bu soruları soranlar, sanıyor ki bir tek kendisi soru soruyor. Ben bilemiyorum bu işler nasıl oluyor ama bana sorulan soruları başkaları görmüyor mu?

Sunucu: Hocam çok farklı platformlar var. Sorular twitter hesabınıza, youtube’a, facebook’a, whatsapp iletişim hattına geliyor. Dolayısıyla birbirlerini görmeleri mümkün değildir.

Alparslan Kuytul: Vakıf kapanmadan önce vakfa da telefonla bazen sorular gelirdi. Onları da hatırlıyorum. Sorular, çok çeşitli şekillerde geliyor. Ondan dolayı da herkes bunların farkında olmuyor, bir tek kendisinin sorduğunu zannediyor. Bir soru sordum hala cevap vermediler gibi düşünüyor. Soru soran bir tek sen değilsin. Bir de ben öyle camideki bir hoca değilim ya da sadece işi sorulara cevap vermek olan bir hoca da değilim. Bir sürü işle uğraşıyorum. Hepsine gününde ya da aynı hafta içinde cevap vermek mümkün değil. Soruların içerisinde cevap verilmesi şart olmayanlar da var. Çok basit bir soru. Bir başkasına da sorsa çok rahatlıkla cevabını alabilir. Böyle sorular var ya da daha evvel cevabı verilmiş olan sorular var. Hepsi zaten cevap beklememelidir. İçinden farklı sorular olursa onlara cevap vermeye çalışmalıyım. Onu da inşallah bu dediğim yollardan biriyle yapabilirsek bundan sonrasında yapmaya çalışacağız. Çok beklemiş olanlar, kusura bakmasınlar. Hatta hanım bana bugün bir şey söyledi. Birisi “Bu işe bakan kişi, benim hocama sorduğum soruları size iletmiyor. Haberiniz olsun” diye şikâyette bulunmuş.

Sunucu: İletiliyor mu hocam ulaşıyor mu size?

Alparslan Kuytul: Bana birçokları geliyor ama benim o sırada vaktim müsait olmuyor. Yüzlerce de olunca doğal olarak hepsi de bana gelmiyor. İçinden belki bazılarını seçip de bana gösteriyorlar. Onlara da “Bir kısmını cuma günü sorun” diyorum. Belki de savcı bunu öyle zannediyor. O savcı, ben “cuma günü sorun” dediysem bunu özellikle kurguluyorlar gibi lanse ediyor. Halbuki diyelim ki yemek yiyoruz veya sohbet ediyoruz, o anda birisi bir soru soruyor. Ben de her ortamda her soruya saatlerce cevap mı vereceğim? Diyorum ki “Bunu bana cuma günü sorun. Orda daha geniş cevap vereyim. Herkes duymuş olsun.” Eğer herkesin merak ettiği bir şey ise, özellikle güncel bir mesele ise öyle yaptığım oluyor. Bu, soruyu bir arkadaşımız kurguladı ya da ben kurguladım manasında değildir. Herkesin duyması için bazen cumaya bırakıyorum bu da gayet normaldir.

Tamamını izlemek için tıklayınız;

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Ziyaretçilerimiz tarafından yapılan yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZIN

Bu konu hakkındaki görüşünüzü belirtmek ister misiniz?